21 Haziran 2013 Cuma

SONUN BAŞLANGICI (MI)?



Onu/onları 3-5 “çapulcu” değil, en yalın ifadesini “kırmızılı kadın”da bulan özgür irade ve bu iradeye inatla sahip çıkan yığınların kararlılığı korkuttu; korkutuyor. Korkmakta da haksız değiller hani! Maazallah ya bu irade süreklilik kazanır da, insanlar bundan böyle siyasetin nesnesi değil de öznesi olmaları gerektiğini bilince çıkarır, üstüne bir de gereğini yerine getirmeye kalkarlarsa halleri nice olur?


Bardak Taştı!
Nihayet bu korku, giderek soğukkanlılığını ve itidalini yitiren Başbakanın 15 Haziran’da Ankara Sincan’da yaptığı mitingde Gezi Parkı’na müdahale talimatı vermesiyle zirve yaptı. Anlayamıyorlardı, her zaman işe yarayan gaz, polis şiddeti, gözaltılar bu defa işe yaramıyor; insanlar her zamankinden farklı biçimde şiddete boyun eğmiyor, azimle direniyorlardı. Bardak taşmış, toplumun vicdanı kanamaya başlamıştı. Bunun farkında değillerdi.

Tesadüf mü, yoksa bilinçli bir seçim midir bilinmez, Türkiye işçi sınıfının ülke tarihinde kendiliğinden en büyük eylemi olan 15-16 Haziran Genel Direnişinin yıldönümünde ona eş bir başkaldırıyı böylece Recep Tayyip Erdoğan (RTE) verdiği bir talimatla sanki kışkırtıyordu.

Vali Mutlu’nun emriyle “marjinallere” karşı harekete geçen polis Gezi Parkı’nı boşalttı. Çadırlar yıkıldı, hastanelerden otel lobilerine kadar İstanbul gaza boğuldu. Vali’nin deyişiyle göstericilere “kimyasal olmayan” tonlarca ilaçlı su sıkıldı. Yüzlerce insan gözaltına alındı. Eylemin sembollerinden Piyanist Davide Martello'nun piyanosu da gözaltına alınanlar arasındaydı.

Polisin kullandığı şiddet her zamankinden fazlaydı. Mücadele içinde çelikleşen kitlelerin acı eşikleri yükselmiş, atılan gazın yoğunluğundan gaz arsızı olmuşlardı. Sıkılan suyun içine bu yüzden “ilaç” karıştırılıyordu.

İstanbul yeniden ayağa kalktı ve işte o zaman sürekli eylemcileri aşağılamak, küçümsemek, aralarına nifak sokmak amaçlı kullanılan ve söyleyenleri iyi hissettirdiği için olacak, büyüğünden küçüğüne ağızlarına sakız yaptıkları marjinal söylemi bırakalım kamuoyunu, kullananlar yönünden dahi inandırıcılığını kaybetti. Önüne geçmekte zorlandıkları büyük kitleler yanında, 16 Haziran sabahının erken saatlerinde ekranlara çıkan Vali Mutlu’nun yüzüne yansıyan mutsuz ifade bunun en açık kanıtıydı [1]

İşçi sınıfının 15-16 Haziran başkaldırısı bugüne değin hiç böyle anılmamıştı. Kırk üçüncü yıldönümünde Gezi Parkı direnişi onu aşarak andı.

Kral Çıplak!

Onbirinci yılına giren AKP iktidarı, gücünün zirvesindeyken ve son beş yıldır süren küresel krizin sermaye için “fırsata” dönüştüğü bir dönemde, ummadığı bir başkaldırıyla karşılaşmıştı. Gezi Parkı’nda kesilmek istenen ağaçlara karşı günlerdir kent hakkı temelinde Taksim’de nöbet tutan bir avuç insana devletin her zamanki olağan biber gazlı-coplu müdahalesiyle fitili ateşlenen protestolar ülke geneline yayıldı. Bir avuç insan milyonlar olmuş, alanlara akmıştı.  AKP uzun süren iktidarı boyunca ilk kez, yığınların birikmiş öfkesi ile tanıştı.

Bu yazının amacı, politikleşerek ülke ölçeğinde yaygınlaşmakla kalmayan, taşıdığı evrensel mesajla dünya halklarının haklı ilgi ve sempatisini de kazanan Gezi Parkı eylemlerini yakın tarihin ışığında irdelemek, onu farklı kılanı saptamak ve buradan hareketle geleceğe yönelik kimi öngörülerde bulunmaktır.

31 Mayıs’tan bu yana süren eylemliliğin belki de en önemli sonucu, bir devlet biçimi olarak parlamenter demokrasinin ve uygarlığın tutmuş olduğu çıkmaz rotanın çıkmazın bu eylemlerle bir kez daha tüm çıplaklığı ile sergilenmiş olmasıdır.

İleri demokrasi”nin geri yüzü hiçbir demagojinin örtbas edemeyeceği biçimde Gezi Parkı eylemleriyle kendisini göstermiştir.

Bir başka hayırlı sonuç, liberallerin AKP iktidarıyla ilgili kurmuş oldukları düşlerden geriye ne kalmışsa nihayet Gezi Parkı eylemleriyle yerle bir olmasıdır.

Terörizm umacısının yerini chapulizme bırakması gibi ufak tefek ideolojik söylem farklılıkları olsa da,  Gezi Parkı eylemleriyle cilası oldukça derinden kazınan devletin özünde 12 Eylülcülerinki ile aynı devlet olduğu görülmüş, gösterilmiştir.

Askeri ve bürokratik vesayete son verilmesi”, “yargıda reform”, “12 Eylülcülerle hesaplaşma”, “barış süreci” vb. adı altında “demokratikleşme” olarak sunulan adımların gerçekte sivil görünümlü totaliter bir rejimin kurucu öğeleri olduğu anlaşılmıştır.

Gezi Parkı eylemcileri ilk kez yığınların tanıklığında kralın çıplak olduğunu haykırmakla kalmamışlar, ayrıca tüm mahremiyetiyle onu sergilemeyi de başarmışlardır.
 

Ambalaj Yırtık!

Bundan böyle rejim, sıkıştığında, kenar süsü yapacağı liberal bulmakta epey zorlanacaktır.

12 Eylül cuntası ile mevcut rejim arasında ikincinin sivil görünümlü olmasının yanında bir fark daha var. AKP iktidarı ona hayat veren ve özellikle kriz döneminde güvenli liman arayışı ile girişi hızlanan sermaye akımının kesilmemesi için, istikrarı sürdürmek, sürdüğünü göstermek, hak arayan kitlelere karşı uyguladığı şiddeti iç ve dış kamuoyuna “demokrasi” ambalajına sararak yutturmak zorunda. Oysa apoletli haliyle kimselerin yutmayacağını bildiği için faşist cunta böyle bir işe teşebbüs dahi etmemişti.

Kabul etmek gerekir ki bu iş emperyal hevesleri kabarmış, bölgesel güç olma peşinde koşan totaliter bir rejim için yerine getirilmesi hayli zordur. Ne 80 öncesi komünistlerin programlarından aşırma “ileri demokrasi” söylemi, ne “twit”çi valiler, ne de “vatanın yüksek menfaatlerini” her şeyin üstünde tutan, tek bir yürek tek bir ses halinde hareket eden medya yeter. Özellikle de Gezi Parkı eylemlerinden sonra! Çünkü:

1.      Türkiye, AKP iktidarı eliyle ironik biçimde olsa da, 1923’ten sonra izini sürdüğü “çağdaş uygarlık” düzeyine erişmiş, emperyalist kapitalist piramit içinde aşağıdan yukarıya doğru sermayesinin gücü oranında hiyerarşide kendisine10 yıl öncesine göre yeni bir yer edinmiştir. Ancak uygarlık, tutmuş olduğu mevcut rotada sadece Türkiye’de değil, gelişmişinden geriden ağır aksak gelenine kadar bütün kapitalist ülkelerde, demokrasi adına siyasal gericilik üretmektedir. Mevcut rejim ve onun diğer düzen içi seçenekleri de bu nedenle belki “demokratik” görünebilir, ama asla toplumun tümü için demokratik olamaz!

2.      Çağdaş uygarlık, gelişmiş kapitalist ülkelerde olduğu gibi, Türkiye’de de egemen sınıfı nüfuz alanını sürekli genişletmeye, bölgesel güç olmaya zorluyor. Bölgesel güç olmak, diğerleriyle dişe diş bir rekabet ve çatışmayı, dahası savaşı göze almak demektir. Böylesi bir ortam, mevcut rejimin doğasından ötürü zaten zor olan iç ve dış kamuoyuna şirin gözükme işini daha da zorlaştırmaktadır.

3.      Türkiye Cumhuriyeti devletinin İnsan Hakları karnesi baştan aşağı kırıktır ve geçmiş sabıkası bir hayli kabarıktır. Bu nedenle iktidarın attığı her adım, söylediği her cümle dev aynasına yatırılmakta, haklı olarak şüphe ile karşılanmaktadır.  Her ne kadar gelişmiş kapitalist ülkelerin insan hakları konusunda uyguladıkları çifte standart, RTE’nin “tencere dibin kara, seninki benden kara” haklı yakınmasına konu olsa da, AB parlamentosunun Gezi Parkı eylemlerine karşı şiddet uygulayan AKP iktidarını kınayan son kararı, TC’nin insan hakları karnesi dikkate alındığında oldukça hafif kalmaktadır. AKP’nin AB’ye yönelik fırsatçı, ilkesiz tutumu devam ettikçe AB’nin eleştirel dozunun artması beklenmelidir.

4.      İslamcı totaliter rejimin sırtını dayadığı “%50 çoğunluk” söylemi, onun bütün geri hamlelerini meşrulaştırdığı biricik “demokratik” dayanağıdır. Bu durum uzunca bir süredir “ne yaparsan yap, bir şey değişmez, onlar bildiğini okur  düşüncesinin yaygın bir önyargıya dönüşmesine neden olmuştu. Toplum değişim umudunu yitirmiş, kaderine razı bir sessizliğe bürünmüş, iktidar icraatını nispeten gürültüsüz patırtısız sürdürüyordu. Topluma yeni bir umut aşılayan, deyim yerindeyse üzerindeki ölü toprağını atan Gezi Parkı eylemleri bu duruma son verdi. Bundan böyle iktidar gemisini sessiz sedasız yürütemeyecek, dolayısıyla bir yandan kitlelerin itirazlarını bastırırken bir yandan şirin gözükebilmek için epey terleyecektir.

5.      Bir tarafta Sovyetler Birliği’nin diğer tarafta ABD’nin başını çektiği iki kutuplu dünyada, siyasal İslam sosyalist bloğa karşı, onu kuşatarak yayılmasını önlemek, blok içindeki Müslüman halkları ayaklandırmaya kışkırtmak amacıyla yeşil kuşak adı verilen anti-komünist projede ABD tarafından kullanıldı. Sovyetler Birliği ve sosyalist blok çözülüp dağıldıktan sonra, emperyalist kapitalist sistem bu defa kendi içinde özellikle son küresel krizle belirginleşip giderek keskinleşen bir hegemonya çekişmesine girdi. Siyasal İslam hem kapitalist pazarın yeni gereksinimlerini karşılamak, hem de ABD’nin kan kaybeden hegemonyasını tahkim etmek amacıyla, bu defa liberal giysiler içinde Kuzey Afrika-Orta Doğu halklarına model olarak servis edilmeye çalışıldı. Model AKP idi, bu nedenle RTE, yükselen Rusya, Çin ve İran etkisine karşı ABD’nin önleyici hamle olarak geliştirdiği Büyük Orta Doğu Projesi (BOP) eş başkanlığına getirildi. Ancak liberal giysiler içinde bile olsa, İslamiyet Hıristiyanlık gibi reformdan geçmediği için iktidar iddiasını hep korudu. Türkiye hiçbir dönem gerçekten laik olamadığı için fazla direnç görmeden, dinsel etki hem kamusal alanda hem de insanların özel yaşamlarında AKP’nin pek sevdiği biçimde “yavaş yavaş” kendisini göstermeye başladı. Bu durum giderek süreklilik kazandı ve haliyle laik dünyaya şirin görünmek AKP için daha bir zorlaştı.
 
 

6.      Her ne kadar medyanın ana gövdesi, Gezi Parkı eylemleri boyunca olduğu gibi, Kürt sorunu dâhil, pek çok konuda devlet adına iyi bir sınav vermiş olsa da, eylemler ülke geneline yayılıp, dünya kamuoyunun ilgisini çekmeye başlayınca yarılma kaçınılmaz oldu. RTE’nin arkasındaki sermaye bloğunda çatlaklar oluştu. Üç maymunu oynamak, devlet yanlısı yayını eskisi gibi sürdürmek zorlaştı; eylemcilerin sergileyici tutumları ve izleyici oranlarının S.O.S. vermesiyle aradan dönekler ve dolayısıyla çatlak sesler çıktı. Bundan böyle bu çatlağın her yeni başkaldırıda toplumsal enerjinin gücüne bağlı olarak büyümesi sürpriz olmamalı.

7.      Susturulan basının yerini, özgür basın ve “sosyal medya” aldı, örgütlenme özgürlüğü fiilen elinden alınan kesimler sosyal medya aracılığıyla birbirleriyle iletişim kurarak geçici örgütlenme zeminleri oluşturdular. AKP iktidarı interneti nasıl denetim altına alacağını düşünür, “twit”çilerin peşine düşüp onları gözaltına alıp gözdağı verirken, Gezi Parkı eylemlerinde oldukça ağırlıklı yer alan, deyim yerindeyse dünyaya gözlerini bilgisayarla açan 90 kuşağı bu konuda ne kadar hünerli olduğunu gösterdi. İktidarın eli kolu bağlandı. Az sayıda özgür basın ve sosyal medya, halkın gerçekleri öğrenmek için başvurduğu tek kaynak oldu. Hükümet ve destekçisi merkez medya dünya kamuoyu nezdinde güven kaybına uğradı.   

8.      Sanat, doğası gereği totaliter bir rejimle çatışmadan edemez. Gerçek sanatçılar bu nedenle AKP iktidarına karşı hep mesafelerini korudular. Gezi Parkı eylemlerinde ise karşıda durarak, eylemin toplumsal boyut kazanmasında önemli bir rol oynadılar. Ayrıca sanatçıların bu tutumu gerek iç gerekse dış kamuoyu üzerinde oldukça önemli bir etki yarattı, yaratmaya da devam edecek görünüyor.


Doksan Yıl Sonra Nihayet! 

Sonrasında isabet oranı yüksek öngörülerde bulunabilmek için önce Gezi Parkı eylemlerinin gerçekleştiği konjonktürü anlamak gerekiyor. Bunun için de yakın tarihe başvurmak, 12 Eylül faşist cuntasının günümüze değin uzanan tarihsel işlevine kısa da olsa değinmek gerekiyor.

1979’da kurulan ve AKP’nin atası MSP ile MHP’nin dışarıdan destek verdiği son (MC) Milliyetçi Cephe Hükümeti’nin aldığı 24 Ocak Kararları’nın olağan yöntemlerle hayata geçirilemeyeceğinin belli olmasıyla bir süredir koşulları olgunlaşmaya [2] bırakılan 12 Eylül cuntası yürürlüğe sokuldu.

Madeni Eşya Sanayicileri Sendikası'nın (MESS) Genel Başkanlığından Başbakan Demirel’in müsteşarlığına atanan Turgut Özal’ın mimarlığını yaptığı bu kararların işlevi en özlü biçimde DİSK tarafından, 31 Ocak-2 Şubat 1980 Ören toplantısında açıklandı. DİSK’e göre 24 Ocak Kararları’nın başlıca amacı “kapitalizmin daha istikrarlı işleyişini sağlamak ve ülkenin emperyalist sistemle bütünleşmesini artırmak”tı.[3]

24 Ocak Kararları, küreselleşen dünya kapitalizminin bu değişimle birlikte 70’li yıllarda girdiği ve halen devam eden uzun bunalımına verdiği neo-liberal tepkiye sermayenin Türkiye’den ayak uydurma çabasıydı. Bu kararların uygulanmasıyla:

a)      İthal ikameci sanayileşme modelinden ihracata yönelik sanayileşme modeline geçilecekti.

b)     KİT’ler özelleştirilecek; doğrudan yabancı yatırımlar teşvik edilecek; devlet tekelindeki üretim alanları en kârlılardan başlayarak sermayeye açılacaktı.

Her ikisi de toplumsal muhalefetin önü alınmadan, emeği ile geçinenlerin hak arama araç ve örgütleri dağıtılmadan, ya da fiilen işlemez hale getirilmeden erişilmesi zor hedeflerdi. 12 Eylül faşist cuntası işin ağır kısmını sopayla halletti. Toplumsal muhalefeti ezdi, örgütlerini dağıttı. Zorla kabul ettirilmesinin üzerinden geçen 30 yıla rağmen etkisi halen süren 12 Eylül Anayasası ile çalışanlar prangaya vuruldu.

İşin kalan kısmı sürece yayılarak, yeniden ivme kazanacağı AKP iktidarına kadar düşe kalka yürüdü.

AKP iktidarı dâhil,  cunta sonrası tüm hükümetlerin programları aynıdır ve özünde 24 Ocak Kararları’nı eksiksiz hayata geçirme çabalarından ibarettir. Bir sıralama yapmak gerekirse, 11 yıla yakın tek başına iktidar olan AKP en başarılı icraata sahiptir. İkinci sırada Turgut Özal’ın ANAP’ı gelir.

ANAP iktidarları boyunca sermaye hızla malileşti. Önüne gelen banka kurdu. Bilindiği gibi bu temelsiz, arabesk gelişme 2001 krizine kadar geçmiş birikimin yağmalanmasıyla birlikte doludizgin sürdü. Kriz, uluslararası mali sermayeye ortaya çıkmış “ucube” mali yapıyı terbiye etmesi için iyi bir fırsat verdi.

Türkiye’ye verilen borçların, açılan kredilerin eksiksiz geri ödenebilmesini sağlamak amacıyla, “15 günde 15 yasa” sloganıyla kolları sıvayan Kemal Derviş işbaşı yaptı.

Bankaların çürükleri ayıklandı, kalanlar budandı; uluslararası mali sermayenin alacakları güvence altına alınırken, bankalar eliyle yapılmış hortumlamanın bütün faturası halka kesildi. Mevcut mali sistemin temelleri de o zaman atıldı.

Bu operasyon, ilginç bir rastlantıyla ABD’nin ulusal güvenlik stratejisinde 11 Eylül 2001 saldırısının [4] ardından gerçekleşen önemli bir değişimle birlikte yaşandı.

Başkan George W. Bush, Eylül 2002 tarihli ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi Belgesi içinde yer alan 14 Eylül 2001 tarihli konuşmasında o zaman Erbakan’la yollarını ayıran “yenilikçilerin” kurdukları ve henüz  marjinal” bir parti olan AKP’nin başına konacak devlet kuşunu sanki önceden müjdeliyordu.

 
Bush Doktrini olarak da bilinen ve Afganistan’la Irak’ın işgalinde ABD politikalarına yön veren önleyici hamle stratejisinin önceliklerinden biri o konuşmada şöyle formüle edilmişti:

Özellikle Müslüman dünyada herhangi bir ülkede terörizmi teşvik edecek koşul ve ideolojilerin besleneceği zeminlerin oluşumunu önleyecek ılımlı ve modern hükümetleri desteklemek.[5]

Milli Görüşçüler içinde yenilikçiler olarak bilinen Gül-Erdoğan ekibine iktidar yolu böyle açıldı. Karşısındaki partilerin tümü koalisyonlar döneminde yıprandığı/yıpratıldığı [6] için 2002 Kasım seçimlerinde fazla zorlanmadan tek başına iktidar olan AKP, işbaşı yapar yapmaz Derviş yasaları ile iyi kötü yoluna giren 24 Ocak Kararlarını kaldığı yerden sadakatle uygulamaya koyuldu.

Özellikle kapitalizmin yetmişli yılların ortasından başlayarak girdiği uzun bunalımın patlamaya dönüştüğü son beş yıl, sermaye adına krizin fırsata dönüştüğü yıllar oldu. Mali sermayenin, holdinglerin kârları katlandı. AKP iktidarı döneminde “faiz lobisi” rekor kârların altına imza attı.[7]

Başbakanın deyişiyle kriz Türkiye’ye “teğet geçti”.  Bunun başlıca iki nedeni vardı. Birincisi, 2001 krizinin ardından Derviş eliyle gerçekleştirilen “mali reformlarla” krize nispeten daha sağlam mali yapıyla girilmesi; ikincisi her ne kadar toplam borçluluk artmış olsa da, hızla gerçekleştirilen özelleştirmelerle dış borçların bileşiminde kamu lehine yapısal bir dönüşümün sağlanmış olmasıydı. 

2001-2012(4Ç) DIŞ BORÇLARIN  BİLEŞİMİ (Milyon Dolar) [8]
 
2001
%
2012(4Ç)
%
KAMU + TCMB
70,453
62
110,841
33
ÖZEL
43,139
38
226,022
67

Bu iki nedenle, yükselen yeni güçlerle (Çin ve Rusya) gerileyen ABD arasındaki çatışmanın ona kazandırdığı yeni jeopolitik önemle birleşince, Türkiye, devasa miktarda sıcak paranın yanında, doğrudan sermaye yatırımlarının da cazibe merkezi, küresel sermayenin güvenli limanı oldu.

2001-2012 ULUSLARARASI YATIRIM POZİSYONU
(Yükümlülükler, Milyon Dolar) [9]
 
2001
2012
DOĞRUDAN YATIRIMLAR
20,316
183,736
PORTFÖY YATIRIMLARI
24,710
178,996

Kapitalizmin hüküm sürdüğü bir dünyada “çağdaş uygarlık düzeyine erişmek” emperyalist ülkeler safına dâhil olmakla eş anlamlıdır. Krizle birlikte gelen fırsat, Türkiye’yi 1923 yılında çizilmiş rotanın hedefiyle buluşturdu. 24 Ocak Kararlarını sadakat ve sabırla uygulayan AKP eliyle Türkiye, hem meta, hem de sermaye ihraç eden bir yönetici sınıfa kavuştu.  

2001-2012 ULUSLARARASI YATIRIM POZİSYONU
(Varlıklar, Milyon Dolar) [10]
 
2001
2012
DOĞRUDAN YATIRIMLAR
4,581
29,668
PORTFÖY YATIRIMLARI
550
1,345

Her şey doğal mecrasında gelişmiş, 12 Eylül faşizmi ile topluma zorla kabul ettirilen 24 Ocak Kararları AKP iktidarı döneminde küresel kriz ortamında yakaladığı fırsatlar eşliğinde meyveye durmuş ve Türkiye nihayet çağdaş uygarlık düzeyini yakalamıştı.

Küresel kriz mevcut emperyalist hiyerarşiyi zayıflatmıştı. Türkiye egemen sınıfı bu zafiyeti kendi yararına kullanmayı becermiş, bulunduğu basamaktan bir üste sıçramıştı. Sırada bu basamağı korumak, mümkünse birkaç basamak daha sıçramak, bölgesel güç olmak, olası bir yeniden paylaşımda iyi bir pay kapmak, nüfuz alanını olabildiğince genişletmek vardı.

Sermaye birikimi ve malileşmeyle birlikte güçlenen egemen sınıf, devletin askeri-siyasal gücünü de arkasına alarak başta eski Osmanlı hinterlandı ve dağılan SSCB’nin Türkî Cumhuriyetleri olmak üzere bölgede yayılmaya başladı. “Stratejik Derinlik” tezinin sahibi Ahmed Davutoğlu’nun Dışişlerine getirilmesi, “sıfır sorun” politikasından emperyalist dış politikalara geçiş, tümüyle bu yayılmanın bir gereğiydi.

Yükselen yeni güçlerle gerileyen ABD’nin nihai hesaplaşma alanı, halen dünyanın enerji deposu olarak stratejik öneme sahip Orta-Doğu’dur. Giderek daha belirgin biçimler kazanan bu hesaplaşmada Rusya-Çin-İran-Irak-Suriye cephesine karşı Türkiye’nin ABD-İsrail-Irak Kürdistanı cephesinde yer almasının nedeni, olası kapışmada ülkenin eriştiği çağdaş uygarlık seviyesi (sermayesi) ile uyumlu bir pay almaktır.

Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) içinde yürütülen ve ilk bakışta “asker vesayetine” karşı gerçekleştiriliyor izlenimi veren operasyonların bir nedeni AKP’nin kendi iktidarını pekiştirmek istemesiyse, diğer nedeni yaklaşmakta olan paylaşım savaşına TSK’yi hazırlamaktır.

AKP, Kürt sorununun çözümünü de yukarıda açıklanan derin stratejinin bir gereği olarak gündem edinmiştir. ABD’nin bu aşamada AKP’nin “barış” sürecine destek olmasının ardındaki neden dört ülkeye bölünmüş Kürt halkını tümüyle kendi cephesine kazanma hedefidir. Bu hedefin gerçekleşmesinin yolu tek başına Talabani-Barzani işbirlikçilerinden geçmediği artık herkesin malumudur. Bu nedenle ABD’nin ve BOP eş başkanı RTE’nin işi hayli zordur.

Gezi Parkı eylemlerinin içinde gerçekleştiği konjonktür kısaca böyle. AKP’nin taraf olduğu emperyalist bir savaş tehlikesi [11] varken, üzerine ölü toprağı örtülü bir halkı uyandırmanın RTE’yi neden bu kadar öfkelendirdiği ve hiçbir uyarıya kulak asmadan iktidara yönelik bir tehdit olarak algılayıp tamamen ezmeye yönelmesi sanırım şimdi çok daha iyi anlaşılmıştır.  

Bardak Nasıl Doldu?

Koalisyonlar döneminde ortaklar arası çekişmeden ötürü bir türlü dikiş tutmayan özelleştirmeler AKP’nin tek başına iktidara gelmesinin ardından olağanüstü hızla kotarıldı. AKP, 11 yıl içinde “kamuya ait” gayrimenkul, fabrika ve işletme hakkı adına ne varsa sattı.

 Emek süreci taşeronlaştırılarak çalışanların sosyal güvencesi yok edildi. “Mezarda emeklilik yasası” da bu dönem çıktı. Sosyal refah devleti adına kalmış son kırıntılar yok edildi. Bardağın önemli bir bölümü bu icraatlar sonucu hızla doldu.

Diğer icraatlar muhatapların ve toplumun olası tepkisi gözetilerek “alıştıra alıştıra” hayata geçirildi. “Yavaş yavaş” AKP’nin temel hareket düsturu oldu.

11 yıllık iktidar dönemi boyunca niyet ile gerekçe arasında her zaman 180 derece açı oldu. Gerekçelerin işlevi gerçek niyetin gizlenmesinden ibaretti. Gerekçeler ne kadar “demokratikse”, niyetin o kadar anti-demokratik olduğu görüldü.

Sağlık “reformu” ile sağlık hizmetleri, eğitim “reformu” ile eğitim hizmetleri “yavaş yavaş” metalaştırıldı.

Yargı “reformu” ile yargının tartışmalı bağımlılığına son verildi. Tartışmasız biçimde iktidara bağlandı.

Yerel yönetim “reformu” ile 1591 beldenin 16082 köyün tüzel kişiliğine son verilerek bu yörelerde yaşayan insanlara sorulmadan yerinden yönetim hakları ellerinden alındı.

Yargısız infaza dönüşen tutuklamalar, en küçük örgütlenme girişimi sonucunda işinden olan işçiler, ne yazacağı, nasıl söyleyeceği kendisine dikte edilen basın ve özellikle “merkez medya”da en küçük AKP eleştirisi işine mal olan gazeteciler, düşünce ve örgütlenme özgürlüğü bağlamında AKP iktidarınca yürürlüğe sokulan “demokratik reformlar”ın pratik sonuçları oldu.

Yavaş yavaş” yürütülen bu icraatın bardağın kalan bölümünü dolduran kısmını, kamusal ve özel yaşam alanlarında insanların gündelik hayatına yönelik müdahale ve baskılar oluşturdu. Temelinde siyasal İslam-laiklik karşıtlığı bulunan icraatlar, insanların sahip olması gereken çocuk sayısına yönelik “tavsiye”ler, metroda öpüşen çiftlere yapılan uyarılar, dindar bir nesil yetiştirme projeleri, alkollü içkilerin zımnen yasaklanması anlamına gelen “kısıtlamalar” “yavaş yavaş” sıradan insanları kuşatmaya başladı. Onları bir şeyler yapmadıkları koşulda bir daha içinden çıkamayacaklarını düşünmeye iten, “mahalle baskısı” adı verilen bir cenderenin içine soktu.

İktidar olası tepkileri önlemek, hiç değilse hafifletmek için icraatlarını “yavaş yavaş” hayata geçiriyor, yığınların sessizliği hayra yoruluyordu.

 Oysa sessizlik aldatıcıydı. Onlar “yavaş yavaş” bildikleri yolda ilerlerken, hayatın diyalektiği hükmünü icra ediyor, toplumsal öfke de “yavaş yavaş” birikiyor, patlamak için bardağı taşıracak son damlayı bekliyordu.  

Bardağı taşıran son damlayı “Tabiatı ve Biyoçeşitliliği Koruma Yasa Tasarısı” ile “Su”, “Kentsel Dönüşüm” ve “Büyükşehir  yasalarında olduğu gibi kaynağını egemen aklın doğa ile uzlaşmaz karşıtlığından alan bir saldırısı tetikledi.

Hükümetin icraatlarına karşı hak arayışı içine giren, demokratik gösteri ve yürüyüş haklarını kullanmak isteyenlere uygulanan polis şiddetinin ve RTE’nin tahrik edici “ayyaş”lı, “çapulcu”lu, “vandal”lı söyleminin bardağın taşmasında katalizör rol oynadığını, Gezi Parkı eylemleri boyunca hem eylemcilerin hem de eylemin tansiyonunu yükselttiğini ayrıca eklemek gerekiyor.

Bardağı Taşıran Son Damla
 
İstanbul Türkiye’nin, Taksim de İstanbul’un kalbidir.  Taksim meydanı egemen aklın her fırsatta bir kolayına getirip toplumsal muhalefete kapatmaya çalıştığı politik bir mekândır.

Bu öykünün başlangıcı 60 yıl önceye, Demokrat Parti hükümetinin İstanbul Valisinin İstanbul İşçi Sendikaları Birliği’nin 15 Mart 1953’te işten atılmaları protesto etmek için Taksim’de yapmak istediği mitingi “memleketin yüksek menfaatini” gerekçe göstererek yasaklamasına kadar gider.

Kapitalizmin gelişmesiyle toplumsal arenada kendisini gösteren işçi sınıfı İstanbul’da 15-16 Haziran 1970’de birlik olup gerçekleştirdiği Genel Direniş eyleminin ardından toplumsal muhalefetin başını fiilen çekmeye başlamış, 1976’da yasaklı 1 Mayıs’ı yasaklı Taksim’de yığınsal bir gösteriyle kutlayarak her iki yasağı birden delmiş, topluma gelecek adına yeni umutlar aşılamıştı.

O dönem Dünya konjonktürünün belki de jeopolitik önemi en yüksek ülkesinde meydana gelen bu toplumsal yükseliş sadece Türkiye’deki yönetici sınıfın yüreğine korku salmakla kalmamış, emperyalist kampın başını çeken ABD’yi de haklı olarak endişelendirmişti.

Bir sonraki yıl değişik toplumsal kesimlerden yaklaşık beş yüz bin kişiyi Taksim meydanında toplayan işçi sınıfı sadece cumhuriyet tarihinde değil, bölge ölçeğinde eşi benzeri olmayan bir eylem gerçekleştiriyordu. Önü alınmadığında emperyalist kapitalist sistemin “yüksek menfaatleri” adına belki de çok geç kalınmış olacaktı. Bu nedenle 77 1 Mayıs’ı oldukça profesyonel bir saldırıyla kana boğuldu.

Saldırı başarıya ulaşmış, toplumsal yükselişin ivmesi kanlı 1 Mayıs’la kırılmış, akabinde Taksim işçi sınıfına yasaklanmıştı.

O günden sonra Taksim, devletle toplumsal muhalefetin arasında her iki taraf yönünden de haklı bir çatışmanın konusu oldu. Sonunda kararlı bir mücadeleyle yasak 2009 1 Mayıs’ında yeniden delindi, devlet meydanı gösterilere açmak zorunda kaldı.

Ancak egemen akıl pes etmemiş, sorunu temelli çözmenin çok daha ince, üstelik de kârlı bir yolunu bulmuştu. Taksim “yavaş yavaş” kapatılacaktı. 

İktidarın iç içe geçirerek yürütmeye çalıştığı “Taksim’i yayalaştırma”, “Taksim’e Cami” ve “Topçu Kışlası” projeleri özünde Taksim’i “yavaş yavaş” politik bir mekân olmaktan çıkarma projeleridir.

Egemen aklın hamlesine karşı toplumsal muhalefetin refleksi gecikmedi. İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisinin “Taksim Yayalaştırma Projesi”ni oybirliğiyle onaylamasının ve onaylanan planın Anıtlar Kurulu’nda kabul görmesinin ardından 77 demokratik kitle örgütü, sendika, parti ve mahalle derneği bir araya gelerek Taksim Dayanışması Platformunu kurdu. Platformun “kent hakkı” temelinde giriştiği ilk eylem 6 Haziran 2012 tarihli basın açıklaması oldu. 2013 Mart’ında başlatılan imza kampanyasının ardından 27 Mayıs 2013’te Gezi Parkı’na çadırlar kuruldu ve parktaki ağaçların kesilmesini önlemek için sürekli nöbet eylemi başlatıldı. AKP iktidarı “kent hakkı” talebinin karşısına meşhur %50 çoğunluk söylemi ve polis gücüyle çıktı. 30 Mayıs şafağında gaz bombaları eşliğinde çadırlar yakıldı. AKP’nin bu girişimi bardağı taşıran son damla oldu. Sonrası biliniyor.  
 
Gezi Parkı’nda ile başlayıp ülke sathına yayılan eylemlerin özüne dair en köklü ve evrensel mesaj şu dört nedenle bardağı taşıran o damlaya aittir:

      I.    Gezi Parkı eylemi, AKP hükümetinin görmek ve göstermek istediği gibi “masum” bir “çevreci eylem” değil, objektif olarak kapitalizm karşıtı siyasal bir eylemdir. Sermayenin sonsuz birikim arzusu onu doğal sınırlarıyla tanıştırmış, nihayet doğayla daha en başından var olan çelişkinin uzlaşmaz niteliği açığa çıkmıştır. Küresel iklim değişikliği örneğinde olduğu gibi kapitalizm kendisini yeniden üretirken yenilenmesine olanak vermeyecek biçimde doğayı tüketip tahrip etmeye başlamıştır. Doğayı savunan her eylem bu nedenle, eylemi gerçekleştirenlerin niyetlerinden bağımsız olarak kapitalizm karşıtıdır. Başta olmasa da eylemin nihayetinde eylemciler şu ya da bu biçimde mutlaka kapitalizmle yüzleşmek zorundadırlar.

     II.    Kapitalizmin doğayla çelişkisi evrensel bir çelişkidir. Gezi Parkı eylemi de bu nedenle evrenseldir. Gezi Parkı eylemcilerinin çevresinde örülen ve çığ gibi büyüyen uluslararası dayanışmanın kaynağı RTE’nin öne sürdüğü gibi “Türkiye’nin gelişmesini çekemeyen dış güçler ve faiz lobisi” değil, onun evrensel karakteridir.

     III.   Gezi Parkı eylemi kent hakkı temelinde bu ölçekte gerçekleşen ilk eylemdir. Gelecekte benzer eylemleri tetiklemeye yetecek ölçüde deneysel bilinç üretmiştir.

    IV.   Gezi Parkı eylemi, insanın doğanın ayrılmaz bir parçası olduğunu anımsattığı insanın ezeli özgürlük tutkusunu yeniden ateşlemiştir.


Sonuç

AKP iktidarı ve RTE için şunlar söylenebilir:

1.      Gezi Parkı’nda hükümetin attığı geri adımın işin başında değil de, yoğun güç kullanımına rağmen gerilemeyen yığınların kararlı duruşunun ardından gelmiş olması, destekçilerinin AKP hükümetine olan güvenlerini zedelerken, muhaliflerin atmak zorunda kalınan geri adımın samimiyetine inanmalarını zorlaştırmıştır.

2.      Eylemler AKP’nin inişe geçtiğini, kitle desteğini yitirmeye başladığını ortaya çıkarmıştır. Yakın dönemde bu gerilemenin sonuçlarının parlamentoya yansıması ile yeni bir siyasal bunalımlar döneminin başlaması çok da sürpriz olmayacaktır.

3.      Hükümet, Gezi Parkı eylemi boyunca RTE’nin çok sık yinelemekten hoşlandığı %50 çoğunluğa sahip olan bir iktidar partisi olgunluğu ve soğukkanlılığıyla değil, halkın desteğini yitirmiş ve sanki ilk seçimlerde barajı geçmekte zorlanacak bir partinin ruh haliyle, panik içinde hareket etmiştir. Bunun bir nedeni “marjinal” olarak niteledikleri eylemcilerin gerçekte öyle olmadığını görmeleri ve bu gerçeğin yayılmasını önleyememiş olmalarıdır. Diğer nedeni de aksini söyleseler de sürpriz olması, eyleme hazırlıksız yakalanmalarıdır.

4.      Ankara Sincan ve İstanbul Kazlıçeşme mitinglerini düzenlerken RTE iki amaç güttü: Birincisi parti içinde çıkan ve çıkma olasılığı olan çatlak sesleri susturarak zaman kazanmak, ikincisi eylemlerin kitleselliği ve yaygınlığı karşısında hükümetin arkasındaki desteğin sürdüğünü görme ve gösterme ihtiyacını karşılamak. Sincan’da maksadın nail olmamasıyla Kazlıçeşme’de iş daha sıkı tutulmuş, AKP içinde uç veren çatlağın büyümesinin önüne geçen RTE, şimdilik istediği zamanı kazanmıştır.

5.      RTE gerek eylem süresince, gerekse nispeten kontrolü sağladıktan sonra, zor kullanımını öne çıkararak, polis ordusunun güçlendirilmesine vurgu yaparak gelecekte şiddete daha çok başvuracağını ima etmiş, kazandığı zamanı tarihte benzerlerinin düştüğü aynı hatayı paylaşarak değerlendireceğinin işaretlerini vermiştir.

6.      RTE’nin karizması bu eylemde gerçek bir sınavdan geçmiş ve oldukça kötü bir not almıştır. Mizacı AKP’nin yükselişinde olumlu bir rol oynamış, ancak yükseliş dalgası geri çekilirken tersine çalışmaya başlamıştır. Bu geri çekilme onun liderliği altında devam ettiği koşulda AKP’nin kan kaybı beklenenden fazla olacaktır.

7.      RTE birisi Gezi Parkı eylemleri öncesi, ikisi eylemler sırasında siyasal kariyerinin geleceğini etkileyecek ağırlıkta üç büyük hata yapmıştır. Birincisi, Suriye’ye müdahale konusunda aşırı istekli olması ve bu hevesin Obama ile yaptığı son görüşmede karşılık bulamadığı gibi, denetimi konusunda ABD’yi oldukça düşündürmesidir. İkincisi, eylemleri kaba bir biçimde “faiz lobisi”nin oyunu olarak değerlendirmesidir. Üçüncüsü eylemlere borsanın verdiği olağan tepkiyi, yine bir oyun olduğunu ileri sürerek “Utanmadan, sıkılmadan, borsayı çökertme gayretleri içerisine girenler, borsada Tayyip Erdoğan'ın parası yok, çökersen sen çökeceksin” demesidir. RTE, “faiz lobisi” olarak nitelediği mali sermayenin en yüksek karlılığı kendi döneminde yakaladığını, AKP’nin ekonomik başarısının ardında aynı “faiz lobisi”nin olduğunu unutarak aralarında kurulan kazan-kazan işbirliğini zedeleyen bir tutum sergilemiştir. Yine hem mali sermaye hem de sanayi sermayesi yönünden borsanın önemi ortada iken ve kendi iktidarı döneminde borsa tarihinin en büyük “halka arz”ları gerçekleşmiş, arz edilen bazı şirketlerin patronları halen AKP milletvekiliyken  RTE’nin sözleri AKP iktidarının çevresinde kenetlenmiş sermaye çevrelerini düşünceye sevk etmiştir. Gerek mali sermaye, gerekse ABD, RTE’nin önünü arkasını düşünmeden yaptığı çıkışlardan rahatsız olmuş ve bunu değişik biçimlerde belli etmişlerdir. RTE’nin bu çıkışlarının neden olduğu belirsizlik tablosu öncelikle sıcak parayı ve dolayısıyla dövizi hareketlendirmiş, özellikle AKP hükümetine güvenerek 226 milyar dolarlık borcun altına girmiş özel sektörü telaşlandırmıştır. 

8.      Buraya kadar yazılanlar ışığında sonun başlangıcı(mı) sorusuna bir yanıt vermek gerekirse, şimdilik AKP için olmasa da RTE için Gezi Parkı eylemlerinin sonun başlangıcı olduğunu söylemek mümkündür. Kullandığı şiddet ve sergilediği sert mizaçla Cumhurbaşkanlığı yolu RTE’ye kapanmıştır.  Gerek ABD, gerekse mali sermaye (faiz lobisi) yönünden, gerilese bile AKP’yi yaklaşan genel seçimlerde iktidarda tutabilecek kadar oy toplayacak bir seçenek bulunması halinde, RTE’nin AKP liderliğinden uzaklaştırıldığını görmek sürpriz olmayacaktır.

Gezi Parkı eylemcileri için şimdilik yapılabilecek saptama ve öngörüler, hareketin enerjik ve sürekli kendisini yenileyen karakteri, yaratıcılığı göz önünde tutularak, mutlaklaştırmamak kaydıyla şöyle sıralanabilir:

1.      Çoğulculuğu ve yaratıcılığı, gençlerin ve kadınların çoğunlukta olması, tükenmek bilmeyen enerjisi, özgüven ve cesareti, spontane görünümüne karşı kendine özgü pratik iletişim ve örgütlenme ağlarına sahip olması, Gezi Parkı eyleminin ve eylemcilerinin öne çıkan başlıca karakteristik özellikleridir.

2.      Gezi Parkı eylemi dili, kararlılığı ve yarattığı uluslararası etkiyle sınırları aşmış, uzun bir aradan sonra Türkçeyi ve Türkleri dünyanın devrimci dilleri ve halkları arasına sokmuştur.

3.      Bardağı taşıran son damlanın kaynağını doğrudan demokrasi talebiyle kent hakkı ve ekolojik mücadeleden almış olması son derece anlamlıdır. Birisi temsili demokrasinin diğeri doğanın tükenişinin habercisi olarak birlikte sermaye toplumunun tarihsel ve doğal sınırlarına gelip dayandığının ve uygarlığın mevcut rotasında köklü bir değişim olmadan aynı doğrultuda devam edemeyeceğinin mesajlarını vermektedir. Bardağın taşması her ne kadar onun yeterince dolmuş olmasından kaynaklansa da taşkını toplumsal bir sele dönüştüren bu mesajın gücüdür. Gezi Parkı eylemleri doğrudan demokrasi talebiyle yürütülen ekolojik mücadelenin sahip olduğu muazzam devrimci potansiyeli, birleştirici politik gücü tüm dünyaya göstermiştir.

4.      Gezi Parkı eylemleriyle toplum üzerindeki ölü toprağını atmış, 12 Eylül’den bu yana kaybetmiş olduğu özgüveni yeniden kazanmış, meşruluğunu haklılığından alan eylemlerin yığınları nasıl da kararlılık ve cesaretle harekete geçirdiği görülmüştür. Toplumsal bilince ket vuran bentler yıkılmıştır. İlk dalga geçse de, bir sonraki dalga mutlaka daha bilinçli ve güçlü olacaktır.

5.      Ulusal ayrımcılık ve şövenizmin geri plana düşmesiyle toplum kendi sorunları temelinde gerçek bir gündemle hareketlenmiştir. Bu nedenle Gezi parkı eyleminin toplumsal yaygınlık kazanmasıyla, “çözüm süreci”nin örtüşmesi bir rastlantı değildir.

6.      Bardağı taşıran son damlanın açık anti-kapitalist karakterine karşılık, toplumu doğrudan demokrasi ve ekolojik yeni bir uygarlık talebiyle peşinden sürükleyecek asgari ölçekte örgütlü siyasal bir aklın eksikliği Gezi Parkı eylemleri ve eylemcilerinin belki de en önemli zaafıdır. Bu aklın yaratılması, ortaya çıkan toplumsal enerjinin düzen içi siyasetlerin kuyruğunda heder olmaması için yaşamsal bir zorunluluktur.

7.      Hâlihazırda böylesi bir aklın yokluğu nedeniyle, hareket kapitalizm karşıtlığı temelinde değil, AKP, özellikle de RTE karşıtlığı temelinde “hükümet istifa” belgisi eşliğinde siyasallaştı. Doğayla dost ekolojik bir uygarlık talebiyle değil, mevcut modern yaşam tarzını savunma temelinde hazır bulduğu ve içinde ulusalcılıktan neo-faşizme varıncaya kadar geniş ama siyasal olarak geri muhalif bir cephenin belgileriyle ülke sathına yayıldı.

8.    Taksim Dayanışması Platformu süresiz nöbet eyleminden, mahalle forumları toplama kararına varıncaya kadar, hareketin kendi aklını yaratabilmesinin zeminini oluşturma yönünde adımlar atmış, en azından İstanbul’da ulusalcı-neofaşist eğilimlerin hareket üzerinde etkinlik kurmasının önüne geçmiştir.

9.    90 kuşağı gençlik Gezi Parkı eylemleriyle bir anda siyasetin en çok sözü edilen öznesi, hareketin omurgası olmuştur. Bilgisayarlarla sanal ağların içinde yetişmelerine karşılık insanın doğasına ve özgürleşmesine yaptıkları vurgu, mücadele içinde mücadelenin dilinin, ortaklaşmacı ve dayanışmacı bir kültürün somut pratik örneklerini vererek kurucu bir faaliyet içine girmiş olmaları son derece önemlidir. Onlar kültürleşmenin masa başında teorik olarak değil, ancak mücadele içinde, ortaklaşa ve pratik olarak üretilebileceğini somut örnekleriyle göstermişlerdir. 90 kuşağı bu nitelikleriyle yukarıda eksikliği vurgulanan siyasi aklı yaratma ya da onunla en kısa sürede buluşma potansiyeline sahip olduklarını kanıtlamıştır.

10.  Sonun başlangıcı(mı) sorusuna Gezi Parkı eylemi ve eylemcileri açısından verilecek yanıt kesinlikle “evet”tir. Evet, Gezi Parkı eylemcileri küresel krizle birlikte ortaya çıkan anti-kapitalist evrensel itiraza belki biraz geç ama umulmadık ölçüde güçlü bir sesle katılmışlar, yaratıcı eylem ve örgütlenme biçimleri, ürettikleri yeni dille aynı zamanda onu zenginleştirmeyi de başarmışlardır. Evet, Gezi Parkı eylemi, ortaklaşma ve dayanışma kültürünün başat olduğu, hiçbir dolayıma gereksinim duymayan insan ilişkilerinin, doğayla dost ekolojik bir uygarlığın aklının egemen olacağı yeni bir toplumun ayak seslerini müjdelemiş, sermaye toplumu için Türkiye’de sonun başlangıcını ilan etmiştir.

 

¡Las Chapulitas y Los Chapulidos de Todos Los Países, Uníos![12]

 
Alpaslan Aydın

 



[1] Ayrıca farkında olmadan bu söylemi bizzat kendileri yalanlıyorlardı. Emniyet Müdürü  Hüseyin Çapkın, Gezi Parkı dağıtıldıktan sonra 17 Haziran akşamı Taksim’de polislere moral vermek için yaptığı ziyarette, NTV’ye yaptığı açıklama benzerleri arasından sadece bir tanesidir: “Biz de olaylardan öğrendik; su sıkıldı, biber gazı atıldı vb diyorlar; üzerinize on bin kişi geliyor ve bunun beş yüzü size taş atıyor ne yapacaktınız…”
[2] Başlangıç 1 Mayıs 1977 katliamıdır. Çorum ve Maraş katliamları ile olgunlaşma devam etmiş, nihayet Kemal Türkler cinayeti ile süreç tamamlanmıştır. Takvimin kalanını teknik ayrıntılar belirlemiştir.
[3] C. Koç-Y. Koç, DİSK Tarihi 1967-1980, Epos Yayınları, Ağustos 2008, s.578.
[4] DTÖ’nün ikiz kulelerine uçakla yapılan ve El Kaide’nin üstlendiği saldırı.
[5] The National Security Strategy of the United States of America,September 2002, pdf. S. 6.
[6] Turgut Özal hakkın rahmetine kavuşmuş, DYP’nin Çiller’lerce tüketilmesinden sonra, 57. hükümette yer alan ANAP’ın bakiyesi Mesut Yılmaz’la ayakta, Ecevit’li DSP de bilindiği gibi aynı hükümet süresi boyunca hastanelerde bit(iril)mişti. Altın vuruş hükümette yere alan MHP’nin toplumun çoğunu derinden sarsan Cumhuriyet tarihinin en büyük krizinin (2001) ardından kendi infazı anlamına gelecek biçimde erken seçim talebiyle geldi. Derviş, kriz sonrası ateşten kestaneleri bu üç partiye aldırmış, iktidar altın tepsi içinde AKP’nin önüne konmuştu. 2002 Kasım seçimlerinde AKP’nin tek başına iktidar olması bu tablonun doğal, kaçınılmaz sonucuydu.
[11] Yeri gelmişken siyasal gündemi bir süredir  işgal eden Suriye’deki iç savaş konusunda kısa bir not düşmeden geçmek olmaz: Suriye’ye müdahale ile başlayacağı belli olan savaş, iki tarafı da emperyalist, haksız bir savaştır. Görünürde “ülke çıkarları” ya da “Esed zulmüne karşı kardeş ve Müslüman Suriye halkı ile dayanışma” adına halkın savaşa sürülmek istenmesinin ardında, emperyalist sermayenin çıkarları bulunmaktadır. Savaş patladığında pek muhtemeldir ki, bu çıkarlar “ülke çıkarları” olarak servis edilecektir. Sergilemek yetmez, reddedilmelidir!
[12] Bütün ülkelerin kadın ve erkek çapulcuları birleşin!” Gezi Parkı protestoları ile nihayet Türkçe de halkların evrensel mücadele dilleri arasında onurlu yerini aldı. Ancak halen dünyanın en devrimci dilinin, en gerici, karanlık dönemlerde bile boyun eğmeyen Latin Amerika halklarından ötürü İspanyolca olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden o çok iyi bilinen belgiyi Gezi Parkı eylemcilerini selamlamak amacıyla İspanyolca yazıyorum. Gezi Parkı eylemcilerini, kendilerini ve eylemlerini karalamak amaçlı kullanılan “çapulcu” sözcüğünü sabır, olgunluk ve kararlılıkla devrimci bir içerikle bezeyip“her türlü baskıya karşı özüne, özgürlüğüne sahip çıkan insan anlamına gelecek biçimde tersyüz etmesini başardıkları için bir kez daha kutluyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme