11 Haziran 2013 Salı

Bu devrimi kimse engelleyemeyecek


KORHAN GÜMÜŞ */ Başbakan baskıcı, insani değerleri tüketen köhnemiş inşaatçı neoliberalizmin belki de son neferi olarak direniyor. Göreceksiniz bu devrim yakında AK Parti’ye de sıçrayacak, onu dönüştürecek ve saflarına katacak. Çünkü bağımlı bir dünyanın güzellikleri, zenginlikleri beş para etmez!

Taksim Gezi Parkı’ndaki direnişle başlayan olayları başta Başbakan olmak üzere bir iktidar mücadelesi gibi algılamak ve göstermek isteyenler var. Başbakan ve çevresindeki çıkar lobisi yaşanan gelişmeleri bastırmak ve eski siyasete tercüme etmek için uğraşıyor. Bu çevre direnenlerin üstüne şiddetle gitti ama bunu başaramadı. Şimdi sivil toplumu kutuplaştırmaya, direnişçilerin üzerine uluslararası güçleri, çıkar lobilerini yamamaya çalışıyor. Ama başaramayacak. Diğer taraftan AK Parti içinde yaşanan gelişmeleri anlamaya çalışan, yeni bir siyasetin şekillenmekte olduğunu fark eden, basiret sahibi siyasetçiler de var.

Dünyadaki hiçbir devrim siyasetin nasıl değiştiğine dair ipuçlarını bu kadar ayan beyan ortaya koymamıştı. Şiddeti görünmezleştiren hiyerarşi bir anda çöktü ve böylece biz de siyaseti yalnızca niyet, yani ideoloji olarak okumaktan kurtulduk. Taksim’de iktidar karşımıza bir yalnızca bir ideoloji olarak değil, bir maddi pratik olarak çıktı. Maskesi bir anda düştü.

Türkiye’de de merkeziyetçi ulus-devlet, kentlerin ekonomisini kontrol etme meşruiyetini bu siyasal özden alıyordu. Mekân, kentler, kentliler, yerel birimler politik hiyerarşinin içinde hep kalıcı bir “gösterilen”, yani nesne konumuna itiliyordu. Başbakan’ın 28 Şubat takıntısı ile yürütmeyi tek güç hâline getirmesi sonucunda kamu sistemin işleyişindeki bu problem iyice açığa çıktı ve olgunlaştı. Bu süreçte bürokratik yapı fragmante olduğu için bütünlük ortadan kalktı ve bütün yerel dinamikler zoraki bağlarla merkez tarafından kontrol altına alınmaya çalışıldı. Bu ise kentin tamamen bir nesne olarak konumlandırılması ve araçsallaştırılmasına yol açtı. TOKİ örneğinde ve kentsel dönüşüm projelerinde olduğu gibi Türkiye adeta eski komünist rejimlerdeki gibi bir kamu zekâsının esiri oldu. Otoriter popülist siyaset kentle, kentlilerle adeta bir oyuncakla oynar gibi güçlendi. Bu yüzden seçimlerle iktidara gelmiş olmak yeterliydi ve sınıfsal pratiklerin gerçekleştiği mekân siyasal özün baskıladığı bir araç hâlini almıştı. Bu yüzden şehirle ilgili kararlar yatırımcılarla kapalı devre çalışan bir işleyiş içinde tepeden inme biçimde gelişti, kamusal işleyişle ilgili kararlar, planlama faaliyetleri askıya alındı, kentle ilgili büyük projeler Başbakan’ın emirleri ve ihale ile yaptırılabilecek işler hâlini aldı. Mekân siyaseti, yerel dinamikler merkezdeki daralmış bir siyasal alana sıkıştırılmaya çalışıldı. 19. yüzyıldan kalma bir ideolojiyi 21. yüzyıla taşıma gayreti. Tipik bir modernist durum: Sembolik olan hiçbir arayüz oluşturmadan, siyaset içermeden öznelerin yerine geçti, şiddetle onu bastırmaya çalıştı. Yaşam çevresinin biçimlenmesi, mekân politik bir konu olarak değil, teknik bir konu olarak gösterildi. Tanınmış mimar ve mimarlık eleştirmeni Rem Koolhas’ın söylediği gibi toplumu tasarlama düşlerinin iflas ettiği, yıkımlara yol açtığı neoliberal koşullarda ideoloji görünüşte geri planda çekildi. Ama etkisini politikayı felç ederek müzakere alanını yok ederek daha şiddetle, yıkıcı ve tahripkâr bir biçimde sürdürdü. Ahlaksız, kendini beğenmiş, yolsuzluğun her türüne bulaşmış, yetkisini aldığı insanlara karşı kullanan politikacıları, belediye başkanlarını bütün bu yaptıklarına rağmen aklayan bir iş hâlini aldı, ideoloji.

Evet, yaşananlar belki de bir devrim. Ama görüldüğü gibi bu değişim bildiğimiz siyasal kalıplar arasında, modernist ya da muhafazakâr, sağ ya da sol cepheler arasındaki bir mücadeleden değil, yapısal bir sorundan kaynaklanıyor. Hatta iktidar ve çevresi farkında olmadan bu değişimin hazırlayıcıları arasında. Taksim devriminin koşulları öyle gözüküyor ki Kürt sorununun çözümü için başlayan tarihî süreçte olgunlaştı. 30 yıldır, daha doğrusu ulus-devletin kuruluşundan beri süren bu kanlı ve yıpratıcı savaşı durdurmak için adımlar atılmaya başlandığında, sanki 2. Dünya Savaşı sonrası Avrupa’nın yaşadığına benzeyen bir durum ortaya çıktı: İnsanlar savaşın onlara yüklediği hissiyattan arındılar ve “bunca yıldır sahiden biz ne için savaşıyorduk”diye sormaya başladılar. O anda savaşı haklı gösteren düşmanlık söylemleri geri plana düştü.

Türkiye’de bazı gelişmeler olmasaydı, bu inşaat merkezli kalkınma ideolojisi bu kadar hızla çökmez, değişim asla bu kadar ani gerçekleşmezdi. Krizi basit bir laikçi-İslamcı, sağ- sol kutuplaşmasına taşıyacak kanallar mutlaka bulunurdu ve büyük olasılıkla örtbas edilirdi. Başbakan bile belki bilinçaltındaki tepkinin gösterdiği gibi, bu yeni durumun farkında. Bu yüzden görevini sonuna kadar sürdürmeye çalışıyor ve hâlâ inadım inat “ağaçları keseceğim, oraya kışlayı yapacağım” diye direniyor. Çünkü, eğer bunu yapmazsa, şiddet yoluyla bu değişimi engelleyemeyecek. Kendi gösterişli, kibirli dünyasının beş para etmediğini herkes görecek. Lüks arabalar, imar rantları aracılığıyla devşirilen muazzam zenginlikler, rezidanslar, kendilerine köle gibi itaat eden insanlar… Bunların hiçbiri kalmayacak.

Bunu Başbakan biliyor ve baskıcı, insani değerleri tüketen köhnemiş inşaatçı neoliberalizmin belki de son neferi olarak direniyor. Kendi adına değil, sistem adına. Ama kendi partisinde bile bunun nasıl bir değişim olduğunu anlayanlar var. İstedikleri kadar yaşananları eski siyasete tercüme etmeye çalışsınlar, kendi kitlelerini meydanlarda zoraki bir biçimde toplasınlar, eskiden olduğu gibi bu işi kanla, terörle çözemeyecekler. Çünkü devrim oldu bile, devrimin koşulları oluştu, zamanı çoktan geldi.

Başbakan kazanamayacak, bunun farkında değil. Çoktan kaybetti. Kendi çevresinde kibirleriyle şişmiş bir dolu politikacı, yönetici üretti, çıkar lobisini halkın üzerine saldı. Bunların hepsi bir şeyi iyi biliyorlardı, ama bir şeyi hiç bilmiyorlardı. Şimdi karşılarında her görüşten, hatta geçmişte “apolitik” diye adlandırılan tükenmeyecek sayıda yeni insan var. Bu yeni insanlar onların kullaştıramayacakları cinsten. Yani satın alamayacakları, korkutamayacakları, ezemeyecekleri cinsten. Bağımsız bir insan binlerce bağımlı insana bedeldir. İktidardaki yöneticiler, bakanlar çok cahil, yetersiz oldukları için mi bu duruma düştüler? Hayır. Göreceksiniz bu devrim yakında AK Parti’ye de sıçrayacak, onu dönüştürecek ve saflarına katacak. Çünkü bağımlı bir dünyanın güzellikleri, zenginlikleri beş para etmez!

(*) Taksim Platformu Üyesi

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme