19 Ekim 2012 Cuma

EGEMEN AKLA KARŞI MÜCADELE PERSPEKTİFİ ÜZERİNE

Doğayla Dost Yeni Bir Uygarlık Tercih Değil, Zorunluluktur!

Toplumsal gelişmenin her evresine, o evrenin ayırt edici karakterinin şekillendirdiği egemen bir akıl yön verir. Son beş yüz yıldır devam eden evre için de bu geçerlidir. Ama önemli bir farkla: Uygarlığın lokomotifi bu defa enerjisini sürekli büyümeye hüküm giymiş bir üretim-tüketim döngüsünden alıyor. Bu nedenle yarattığı değişimin olumsuz sonuçlarıyla öncekilerden ayrılıyor.

Tüketim hızının, doğanın yenilenme hızını aşalı neredeyse yarım asır oldu. Gerçekte ayrılmaz bir parçası olduğumuz doğa, insan ömrü ölçü alındığında belki yavaş, ama kendi çevrimsel döngüleri ölçü alındığında oldukça hızlı biçimde can veriyor. Birlikte can veriyoruz!  

Egemen akıl, evrensel olarak fırsatını bulduğu her yerde, doğaya ve önünde engel gördüğü kazanılmış haklara değişik biçim ve tonlarda saldırıyor; onları kendi gereksinimine göre budayıp şekillendiriyor.

Başka türlü yapamıyor! Çünkü daha fazla büyümek, bunun için daha fazla üretmek, her ikisi için de daha fazla tüketmek ve tükettirmek zorunda!

Halen süren 2008 küresel ekonomik krizi en yakın ve açıklayıcı örnek olarak bu kısırdöngünün bir sonucudur. Dört yıldan fazla zamandır üstesinden gelinemedi. Çünkü aynı kısır döngü fazla seçenek tanımıyor. Yakın geçmişten biliyoruz: Ya mevcut yıkılıp yeniden yapılacak, ya da tüketilecek bakir alanlar bulunacak! Ya yeni savaşlar çıkartılacak, ya da ihtiyaç olmayan yeni ihtiyaçlar yaratılacak!  Ya kırk katır! Ya kırk satır! Yetmediğinde ikisi birden!

Sorun şu ki bilinenlerin tekrarında bu kez aşılmaz engeller var. Üçüncü bir savaşın bedeli getirisinden ağır olabilir, bakir alanlar tükendi. Uygarlığın eriştiği büyüklükle tükenen kaynaklar arasındaki çelişki daha fazla büyümenin önünde engel. Egemen aklın burnu doğrultusunda geliştirmeye çalıştığı her çözüm sorunu ağırlaştırmaktan öte bir işe yaramıyor. 

Bütün veriler, mevcut aklın rehberliğine acilen son verilmesini ve uygarlıkta bir makas değişimini talep ediyor. Aksi halde iklim değişikliği ve biyo çeşitliliğin azalması gibi artık yadsınamayan göstergelerin işaret ettiği ekolojik kriz daha da derinleşecek, sonrasında canlı yaşamın sorgulanacağı belli olan geri dönülmez bir eşik aşılacaktır.  

Bu gidişe dur dememiz, insanla doğanın birlikte sürdürülebilir evrimini mümkün kılan doğa dostu bir uygarlığı, ona yol gösterecek aklı yaratmamız gerekiyor.

Bunu başarmak, doğanın yıkımına ket vurma mücadeleleriyle hak mücadelelerini birleştirmek, doğacak sinerjiyle mücadele sürecini yeni uygarlığın evrensel bilincinin çoğaldığı, kültürünün yeşerdiği döl yatağına dönüştürmek mümkün! 

Bütünü Görmek ve Ona Yönelmek

Hakların gaspına ve doğanın tahribine yönelmiş girişimler aynı aklın ürünü tek merkezli bir saldırının iki farklı yüzüdür. Bu nedenle ekolojik mücadelelerle, hak mücadelelerinin doğa dostu yeni bir uygarlık hedefiyle aynı eksende örgütlenmesi ve yürütülmesi gerçek ve kalıcı çözümlere ulaşmak isteyenler için bir zorunluluktur.

 Ancak böylesi bir mücadele anlayışla ayrıntılar, mevcudu bir başka biçimde yeniden üretmenin değil, bütünü daha iyi anlamanın ve anlatmanın, egemen aklı sergilemenin, kendi seçeneğimizi geliştirmenin araçlarına dönüşürler. 

Evrensel haklardan “üstün kamu yararı”, “verimlilik” ve “rasyonellik” adına vazgeçilebileceğinin tartışmasız kabullenildiği, tersi durumun “oyunbozanlık” ilan edildiği, doğaya yönelik yıkım arzusunun “koruma-kullanma” dengesini sağlama adı altında yürürlüğe sokulmaya çalışıldığı günlerde, kararlılık ve mücadeleyi yeni bir uygarlık perspektifiyle sürdürmek her zamankinden fazla önem taşıyor.  

Çünkü bugün, hiçbir şeyin değişmeyeceğine dair inanç hiç olmadığı kadar katı bir kurala, her haklı itirazın daha en başından önünü kesen etkili bir güce dönüşmüş durumda. Kırılması gerekiyor! 

Gündelik kaygıların peşinde koşmaktan yorgun düşmüş, gelecek umutları körelmiş geniş yığınların üstüne “ölü toprağı” serpili. Umut aşılamak, hayatlarının kendilerine ait olacağı daha kaliteli bir yaşam tarzını, doğayla barış içinde elele kurabileceklerini göstermek, onları ölüm uykusundan uyandırmak gerekiyor! 

Bu doğrultuda küçük de olsa bir başarıya, olumlu bir örneğe ihtiyacımız var!

“Yerinden Yönetim Hakkı” Korunmadan “Tabiat ve Biyolojik Çeşitlilik” de Korunamaz!

Halktan sır gibi saklanan “Büyükşehir Belediyesi Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmündeki Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı" nihayet 8 Ekim’de Meclise sunuldu. Egemen akıl, çeşit çeşit gerekçe ve kılıf ardında ne pahasına olursa olsun evrensel bir hak olan “yerinden yönetim hakkı”nı gasp etmek istiyor.

İlgili komisyondan geçerek meclis gündeminde bekleyen bir başka yasa tasarısı daha var: “Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu Tasarısı”. “Avrupa Birliği müktesebatına uyum sağlanması ve taraf olduğumuz uluslararası sözleşmelerden doğan yükümlülüklerimizin yerine getirilmesi açısından mevcut düzenlemelerdeki eksikliklerin giderilmesi” gerekçesiyle onca ihmale rağmen yıllarca ayakta kalmayı başarmış koruma kapsamındaki doğal alanlar işgale hazırlanıyor. Doğayı ve biyo çeşitliliği hedef alan büyük bir yıkım planı yasalaşmak üzere.
 
Bu iki tasarının ardında aynı akıl var ve biriyle cumhuriyet tarihinin en kapsamlı doğa yıkımı başlatılarak Anadolu’nun en bakir alanları “kentsel dönüşüm”e açılmak istenirken, diğeriyle “mücavir alan”lara yönelik benzer bir plan yaşama geçirilmeye çalışılıyor. Olası karşı çıkışların önünü almak, direniş merkezlerinin oluşumunu önlemek için de çoğunluğu bu alanlarda bulunan yerel yönetim birimleri kapatılmak, yığınların elinden “yerinden yönetim hakları” alınmak isteniyor.
 
Bu iki yasa tasarısına karşı, ayrı mecralarda farklı mücadele başlıklarıyla değil, tek başlıkla yekvücut bir mücadeleyi örgütlemek ve egemen aklın karşısına doğa dostu bir başka aklı dikmek acil müdahale gerektiren bir konu olduğu kadar, bizleri artık toplumsal bir gereksinime dönüşmüş başarılı örneğe taşıyacak bir ilk adım da olabilir.

 
Alpaslan Aydın

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme