10 Kasım 2011 Perşembe

Bir Şiir mi Gökova ?

        Bet sesli kuzgunların çığlık çığlık uçtuğu,taşlı tozlu yollarına yayılı keçi köpek domuz pislikleri, kara kuru dikenlerin rüzgarla çevreye savrulduğu, bitmek bilmez yağmurları, insanı sersem eden deli rüzgarları, gökyüzüne yıkılacakmışcasına bir perde gibi dikilen adı üstünde sakar tepeleri, insanı karanlık mistik duygular içine itip yalnızlaştıran, ovaya yayılı sisleri, ovadan yükselen çürük bataklık kokusuyla, akrebi yılanı, zehirli börtü böceği, yedi türden sivrisineği, dibinden donduran suların kaynadığı soğuk yüzlü denizi, insansız yarı yanık, yarı çürük ormanları, eşelenen her araziden çıkıveren, insana ölümü ve yokoluşu anımsatan, altın ve gümüş dışında bir anlam ve değer biçilmeyen, para edecek kısımları turistik pazarda satışa sunulmuş meta mezar kalıntıları….vs. Bütün bunlara her Gökovalı aşinadır. Böylesi bir yerde yaşamak olanaklıdır elbette. Ama şiir bunun neresinde?

        Şiir ya insanın içindedir ya da hiçbir yerde! Ya insan içindeki şiiri çevresine aktarabilir, ya da burnunu kara kuzgunun kılavuzluğuna teslim eder. Gökova’da yaşayan ve soluyan insanın içindeki şiir uçup giderse…İşte o zaman vay haline Gökovalının ve Gökovanın.
         Kim ki Gökovayı bir karhane, ranthane, kumarhane, meyhane, umumhane, para yumurtlayan yolunacak kaz, dar kafalı kariyerist hırslarının basit bir aracı gibi görür, insanın büyük serüvenini bir yoksul adem baba masalı içine tıkıştırmaya hevesli, her şeyi satılığa çıkarmaya hazır içi kara kişidir; onlara sakıncasızca şiir katilleri sıfatı yapıştırılabilir.

         İnsanın içindeki şiirin kökeni Doğadır elbette. Ama O çok cömert bir ana olabildiği gibi zalimdir de. Doğanın zalimliği insanın budalalığıyla örtüşür. Emanet ettiği güzelliğin kötü kullanılışını, hele kötüye kullanılışını hiç affetmez. Zamanı geldiğinde verdiğini geri almakta duraksamaz. Çünki O bir yandan da zorunluluğun gücüyle yürütür işlerini.

         Peki, insanın içindeki şiir Doğadan gelir ama nasıl ve ne ile beslenir büyür, insanca daha insanca olur, ya da olamaz. Bunun sırrı nerededir? Bu sır, önce insanın eylemlerinin, yapıp ettiklerinin ölçülülüğünde ve uyumundadır. Zira Doğa kendinde uyumlu bir bütünlüktür özünde. İnsan için bir modeldir O. Doğa büyük öğretmen ve eğitmendir. O, kendini aşma yüceltme potansiyeli ve olanağıdır. Bu bütünlük bozulmaya yüz tuttuğunda karmaşa, kargaşa, kaos, rastlantısal olan egemen olmaya başlar. Bu da Doğadan gelen şiirin ve şarkının yerini çığlık ve ağıt’ın alması demektir. İşte o zaman Gökova içinden çıkılması olanaksız pis kokulu bir çukurdur.

          Gökova bir şiirse, bu onun tehdit altındaki hala bozulmamış bütünlüğündedir. Gün doğarken hala duyulabilen bülbül sesi, yağmurlu bir geceden sabaha kuru dikenden çiçeğe dönebilen toprağı, iç serinleten meltemiyle denizden gelen yosun kokusu, baharda baş döndüren limon ve portakal çiçekleri, yaşamın direngenliğini örnekleyip umut veren her daim yeşil ve filizlenmeye hazır zeytin ağaçları, çamlardan yayılan tütsülü reçine kokuları, gün doğumuna yakın Sakar tepenin güven veren gölgesinde uyanmaya hazırlanan ovanın zaman zaman büründüğü beyaz gecelik, derin duru yalansız akan azmakların içtenliği ve şarkısı, dereler ve kaynak sularının ve denizin hasret gideren çoşkulu, tatlısıyla-tuzlusuyla, kavuşup kucaklaşmaları, denizin soğuk ile ılık arasında gidip gelen sahilinin şakacılığındaki uyandırıcılık, çılgınca gelip dökülen bir yağmurda bile bulanmadan akabilen geçici derecikler, bitki örtüsünün yaşadığı ortamı benimseyerek ne denli güvenle kök salmış olduğunu kanıtlayışı, dolunayda körfezin gökyüzünün aynası oluvermesi, şarhoş balıkların kendilerini yıldız sanıp balıkçı kayıklarına gönüllüce hoplayıvermesi ve çilekeş yoksul balıkçının anlık gecelik sevinci……

       Ormanların içinde,tepelerde asırlar öncesinde bu yörede yaşamış halkların ayak izleri, gelip geçen kervanlarca kullanılmış, doğanın ve tarihin tozuyla örtülü patikalar yollar yeniden keşfedilmeyi bekliyor: Büyük, insan bilmecesinin Anadolu’nun payına düşen bölümünün alt yapısı ve sırlarının ipuçlarını taşıyan, yeraltında uykuya yatmış, özenle uyandırılmayı, gün ışığına kavuşturulmayı bekleyen sayısız gömüt. Anadolu insanının resmi belirginleştikçe bugün bizler de onlarla bağlantılarımızı kurabildikçe kendimizi daha insan duyumsayabilmekteyiz. Bu, şiirin derinleşip yoğunlaşmasıdır.

        Gökova ve civar halkının kendini yönetebilme bilinci ve iradesi yalnızca Akyaka’yı değil körfezi de kurtarabilir. Bu, yalnızca kendine nitelikli yöneticiler arama bulma ve seçme ve gerisini onlara havale etme havailiği değildir. Seçilmiş yöneticiler de yönetilmeye ihtiyaç duyar. Seçilmiş yöneticiler olsa olsa belli konularda  uzmanlaşmış becerikli ve erdemli bireylerdir. Onlardan kendi güçlerinin ötesine geçen şeyler beklemek, pohpohlamak sonunda onları birer kendini beğenmiş panayır balonuna dönüştürmek olur, en hafif deyimiyle. Dahası her şeyin satılabilir olduğu fikrinin pek revaçta olduğu bir ortamda yönetenlerin basit ticari karlar adına kişisel ve bölgesel geleceğini karartabilecek yönelişlerin önünü kesmek, bu kendini yöneten bilinç ve irade ile mümkün olabilir. Denetim ve eleştiri kurumları can alıcı önemdedir.

        Akyaka Gökovanın yüreği olmaya adaydır. O, bu konuda sınanıyor, deneniyor. Gökova Körfezinin en son noktası (ya da başlangıcı) Akyakadır. Sadece körfez için değil ülkenin henüz elden çıkmamış, kurban edilmemiş şiirli kıyıları için de bir model olabilir, olmalıdır.   Şiir Gökyüzü ile Yeryüzünün  yakınlaştığı, kucaklaştığı yerde doğar.  Şiir Aşkın çocuğudur.

Alptekin Akkoyunlu

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme