11 Haziran 2013 Salı

Bu devrimi kimse engelleyemeyecek


KORHAN GÜMÜŞ */ Başbakan baskıcı, insani değerleri tüketen köhnemiş inşaatçı neoliberalizmin belki de son neferi olarak direniyor. Göreceksiniz bu devrim yakında AK Parti’ye de sıçrayacak, onu dönüştürecek ve saflarına katacak. Çünkü bağımlı bir dünyanın güzellikleri, zenginlikleri beş para etmez!

Taksim Gezi Parkı’ndaki direnişle başlayan olayları başta Başbakan olmak üzere bir iktidar mücadelesi gibi algılamak ve göstermek isteyenler var. Başbakan ve çevresindeki çıkar lobisi yaşanan gelişmeleri bastırmak ve eski siyasete tercüme etmek için uğraşıyor. Bu çevre direnenlerin üstüne şiddetle gitti ama bunu başaramadı. Şimdi sivil toplumu kutuplaştırmaya, direnişçilerin üzerine uluslararası güçleri, çıkar lobilerini yamamaya çalışıyor. Ama başaramayacak. Diğer taraftan AK Parti içinde yaşanan gelişmeleri anlamaya çalışan, yeni bir siyasetin şekillenmekte olduğunu fark eden, basiret sahibi siyasetçiler de var.

Dünyadaki hiçbir devrim siyasetin nasıl değiştiğine dair ipuçlarını bu kadar ayan beyan ortaya koymamıştı. Şiddeti görünmezleştiren hiyerarşi bir anda çöktü ve böylece biz de siyaseti yalnızca niyet, yani ideoloji olarak okumaktan kurtulduk. Taksim’de iktidar karşımıza bir yalnızca bir ideoloji olarak değil, bir maddi pratik olarak çıktı. Maskesi bir anda düştü.

Türkiye’de de merkeziyetçi ulus-devlet, kentlerin ekonomisini kontrol etme meşruiyetini bu siyasal özden alıyordu. Mekân, kentler, kentliler, yerel birimler politik hiyerarşinin içinde hep kalıcı bir “gösterilen”, yani nesne konumuna itiliyordu. Başbakan’ın 28 Şubat takıntısı ile yürütmeyi tek güç hâline getirmesi sonucunda kamu sistemin işleyişindeki bu problem iyice açığa çıktı ve olgunlaştı. Bu süreçte bürokratik yapı fragmante olduğu için bütünlük ortadan kalktı ve bütün yerel dinamikler zoraki bağlarla merkez tarafından kontrol altına alınmaya çalışıldı. Bu ise kentin tamamen bir nesne olarak konumlandırılması ve araçsallaştırılmasına yol açtı. TOKİ örneğinde ve kentsel dönüşüm projelerinde olduğu gibi Türkiye adeta eski komünist rejimlerdeki gibi bir kamu zekâsının esiri oldu. Otoriter popülist siyaset kentle, kentlilerle adeta bir oyuncakla oynar gibi güçlendi. Bu yüzden seçimlerle iktidara gelmiş olmak yeterliydi ve sınıfsal pratiklerin gerçekleştiği mekân siyasal özün baskıladığı bir araç hâlini almıştı. Bu yüzden şehirle ilgili kararlar yatırımcılarla kapalı devre çalışan bir işleyiş içinde tepeden inme biçimde gelişti, kamusal işleyişle ilgili kararlar, planlama faaliyetleri askıya alındı, kentle ilgili büyük projeler Başbakan’ın emirleri ve ihale ile yaptırılabilecek işler hâlini aldı. Mekân siyaseti, yerel dinamikler merkezdeki daralmış bir siyasal alana sıkıştırılmaya çalışıldı. 19. yüzyıldan kalma bir ideolojiyi 21. yüzyıla taşıma gayreti. Tipik bir modernist durum: Sembolik olan hiçbir arayüz oluşturmadan, siyaset içermeden öznelerin yerine geçti, şiddetle onu bastırmaya çalıştı. Yaşam çevresinin biçimlenmesi, mekân politik bir konu olarak değil, teknik bir konu olarak gösterildi. Tanınmış mimar ve mimarlık eleştirmeni Rem Koolhas’ın söylediği gibi toplumu tasarlama düşlerinin iflas ettiği, yıkımlara yol açtığı neoliberal koşullarda ideoloji görünüşte geri planda çekildi. Ama etkisini politikayı felç ederek müzakere alanını yok ederek daha şiddetle, yıkıcı ve tahripkâr bir biçimde sürdürdü. Ahlaksız, kendini beğenmiş, yolsuzluğun her türüne bulaşmış, yetkisini aldığı insanlara karşı kullanan politikacıları, belediye başkanlarını bütün bu yaptıklarına rağmen aklayan bir iş hâlini aldı, ideoloji.

Evet, yaşananlar belki de bir devrim. Ama görüldüğü gibi bu değişim bildiğimiz siyasal kalıplar arasında, modernist ya da muhafazakâr, sağ ya da sol cepheler arasındaki bir mücadeleden değil, yapısal bir sorundan kaynaklanıyor. Hatta iktidar ve çevresi farkında olmadan bu değişimin hazırlayıcıları arasında. Taksim devriminin koşulları öyle gözüküyor ki Kürt sorununun çözümü için başlayan tarihî süreçte olgunlaştı. 30 yıldır, daha doğrusu ulus-devletin kuruluşundan beri süren bu kanlı ve yıpratıcı savaşı durdurmak için adımlar atılmaya başlandığında, sanki 2. Dünya Savaşı sonrası Avrupa’nın yaşadığına benzeyen bir durum ortaya çıktı: İnsanlar savaşın onlara yüklediği hissiyattan arındılar ve “bunca yıldır sahiden biz ne için savaşıyorduk”diye sormaya başladılar. O anda savaşı haklı gösteren düşmanlık söylemleri geri plana düştü.

Türkiye’de bazı gelişmeler olmasaydı, bu inşaat merkezli kalkınma ideolojisi bu kadar hızla çökmez, değişim asla bu kadar ani gerçekleşmezdi. Krizi basit bir laikçi-İslamcı, sağ- sol kutuplaşmasına taşıyacak kanallar mutlaka bulunurdu ve büyük olasılıkla örtbas edilirdi. Başbakan bile belki bilinçaltındaki tepkinin gösterdiği gibi, bu yeni durumun farkında. Bu yüzden görevini sonuna kadar sürdürmeye çalışıyor ve hâlâ inadım inat “ağaçları keseceğim, oraya kışlayı yapacağım” diye direniyor. Çünkü, eğer bunu yapmazsa, şiddet yoluyla bu değişimi engelleyemeyecek. Kendi gösterişli, kibirli dünyasının beş para etmediğini herkes görecek. Lüks arabalar, imar rantları aracılığıyla devşirilen muazzam zenginlikler, rezidanslar, kendilerine köle gibi itaat eden insanlar… Bunların hiçbiri kalmayacak.

Bunu Başbakan biliyor ve baskıcı, insani değerleri tüketen köhnemiş inşaatçı neoliberalizmin belki de son neferi olarak direniyor. Kendi adına değil, sistem adına. Ama kendi partisinde bile bunun nasıl bir değişim olduğunu anlayanlar var. İstedikleri kadar yaşananları eski siyasete tercüme etmeye çalışsınlar, kendi kitlelerini meydanlarda zoraki bir biçimde toplasınlar, eskiden olduğu gibi bu işi kanla, terörle çözemeyecekler. Çünkü devrim oldu bile, devrimin koşulları oluştu, zamanı çoktan geldi.

Başbakan kazanamayacak, bunun farkında değil. Çoktan kaybetti. Kendi çevresinde kibirleriyle şişmiş bir dolu politikacı, yönetici üretti, çıkar lobisini halkın üzerine saldı. Bunların hepsi bir şeyi iyi biliyorlardı, ama bir şeyi hiç bilmiyorlardı. Şimdi karşılarında her görüşten, hatta geçmişte “apolitik” diye adlandırılan tükenmeyecek sayıda yeni insan var. Bu yeni insanlar onların kullaştıramayacakları cinsten. Yani satın alamayacakları, korkutamayacakları, ezemeyecekleri cinsten. Bağımsız bir insan binlerce bağımlı insana bedeldir. İktidardaki yöneticiler, bakanlar çok cahil, yetersiz oldukları için mi bu duruma düştüler? Hayır. Göreceksiniz bu devrim yakında AK Parti’ye de sıçrayacak, onu dönüştürecek ve saflarına katacak. Çünkü bağımlı bir dünyanın güzellikleri, zenginlikleri beş para etmez!

(*) Taksim Platformu Üyesi

 

8 Haziran 2013 Cumartesi

Gezi Parkı Direnişi ve dünyayı değiştirmek..


Taksim Platformunun  öncülüğünde bir kentsel kamusal alanın savunulması için başlatılan mücadele, çok farklı siyasal ve sivil toplum kesimlerinin dayanışma içinde birlikte hareket ettikleri, şimdiye kadar Türkiye’de eşi görülmemiş boyutta bir toplumsal direniş öyküsüne dönüştü. Direnişe destek eylemleri, hızla tüm yurda yayılırken, dünyanın birçok yerindeki eylemlerle de desteklendi.

Gezi Parkının yayalaştırılması için ağaçların sökülmesi olarak başlayan müdahele, aslında İstanbulluların  yaşamında ve ortak hafızasında yeri olmayan bir Topçu Kışlasının tarihi canlandırmak adına “icat edilerek” AVM ve rezidanslarla donatma projesinin ilk aşamasıydı. “Halka hizmet” olarak tanıtılan bu projenin bir kamusal alanın merkezî hükümetin ve yerel yönetimin birlikte sermaye çevrelerinin hizmetine sunduğu bir rant projesinden başka bir şey değildi. Her ne kadar Belediye Başkanı eylemlerin sonucunda geri adım atarak projenin sivil toplum temsilcileri ile görüşülerek yeniden  değerlendirilebileceğini söylese de, Başbakan “üç beş çapulcu” olarak nitelendirdiği direnişçilere sormaya niyetinin olmadığını ifade ederek projeyi icra etme konusunda kararlılığını ortaya koydu.  Böylece Başbakan, kentin yönetiminden sorumlu olan Belediye Başkanının iradesini de tanımayacağını ilan etti. Seçim sandığında aldığı oyların, yani “milli iradenin” kendisine bu hakkı verdiğini söyledi. Başbakanın siyasi sözlükte plebisiter diktatörlük olarak tanımlanan demokrasi algısı, kaynaklandığı temsili demokrasinin nerelere varabileceğini göstermesi açısından epeyce öğreticiydi. Gezi Parkı Direnişi bu zihniyetin artık günümüzde geçerli olmadığını da çok net olarak ortaya koydu.

Gezi Parkı Direnişinin tüm yurda yayılan bir toplumsal muhalefete dönüşmesinin altında yatan neden, Başbakanın vadesi dolmuş demokrasi anlayışına  dayanarak özellikle son iki yıldır dozunu arttırarak insanların yaşam alanlarına müdahele etmeye çalışmasının toplumda, özellikle gençlerde yol açtığı haklı öfke idi. Polisin uyguladığı şiddet, büyük oranda hükümet baskısı altındaki medyanın da suskun kalarak veya hükümet yanlısı yayınlarla gerçekte olan biteni karartma çabası öfkenin patlamasına neden oldu. Böylece direniş yerel kamusal alan savunusunun dışına çıkarak ihlal edilen tüm demokratik hakların savunulmasının simgesine dönüştü,  “her yer Taksim her yer direniş” oldu.

Bir Kent Hakkı mücadelesi olarak Gezi Parkı Direnişi
Gaz bulutunun biraz dağıldığı, Taksim Platformunun taleplerini hükümete bildirmesinin ardından endişeli olmakla birlikte umutlu bekleyişin devam ettiği bugünlerde  artık şu soru üzerinde konuşmaya başlamamız gerektiğini düşünüyorum. Farklı politik duruşları, yaşam tarzları olan ülke çapında milyonlarca insanı belki de ilk kez yan yana getiren  bu kıymetli dayanışmayı ortak kazanımla taçlandırmak için nasıl devam edilmelidir?


Her ne kadar sorunun cevabı, Başbakanın despotik tavrı ile yol açtığı kitlesel öfke dışavurumu nedeniyle en temel insan hakları bağlamında aranabilecek olsa da, Gezi Parkı Direnişini uzun zamandır yurdun her tarafında doğanın sermayenin hizmetine sunularak tahrip edilmesine karşı verilen ekoloji mücadelelerinden de ayrı tutamayız. Sorun temelinde yaşam alanlarımızı tahrip eden bu kararlar verilirken oralarda yaşayan halkı tamamen karar sürecinin dışında tutan anti-demokratik merkezi ve yerel yönetim sistemimizin arızalarından  kaynaklandığı gözden kaçırılmamalıdır. Bu anlamda cevabın direnişin çıkış noktasına bağlı kalarak “kent hakkı” ve "doğa hakkı" zemininde aranması gerekir.  Zira bu direniş özünde tüm dünyada yürüyen sermaye odaklı  kentleşmeye  karşı verilen anti-kapitalist mücadelenin bir örneğidir. Kamusal alanlar sermaye çevrelerinin hizmetinde olan yönetimler tarafından belirlenen politikalarla gittikçe daralıyor, doğa tahrip ediliyor, kentte yaşayanların yaşam kalitesi ve kente aidiyet duygusu yok oluyor. Kentlerin gerçek sahipleri olan kent sakinleri kentsel politikalar belirlenirken devre dışı bırakılıyor.
Tam bu noktada Henri Lefebvre’ye kulak vermekte yarar var. Lefebvre,  ilk kez 1967’de yayınladığı ve “Kent Hakkını” tarif ettiği eserini bir çığlık ve talep olarak tanımlamıştır. 1960’lı yıllarda Paris’te dayatmacı ve sermaye odaklı kentsel politikalar nedeniyle gündelik yaşamın içine düştüğü varoluş krizinden kaynaklanan bu çığlık bugün Taksim’den yükselen çığlıktan farklı değildir. 
Lefevbre’e göre kentsel mekana yapılan her müdahele yalnızca fiziksel değil, toplumsal, ekonomik, politik ve yönetsel sonuçlara yol açar. Yani mekan politiktir, ideolojiktir, stratejiktir, tasarıdır, üründür, kontrol merkezidir. Lefebvre, kent hakkını kentsel mekanın kontrolünün sermaye ve devletten kentte yaşayanlara aktarılması olarak tanımlar. Kent hakkı yalnızca kentin sağladığını olanaklara erişim hakkını değil, kenti değiştirme hakkını ifade eder. Böylece kent hakkı, kentlerdeki karar verme mekanizmalarının çerçevelerini yeniden çizerek, karar vermeyi sadece devlet ile ilişkili konularla kısıtlamadan, aynı zamanda mekânın üretimiyle ilgili tüm kararları içerecek şekilde genişletir: ‘Dünyayı değiştirmek için mekânı değiştirmek gerekir’. Burada “kent sakinleri” olarak belirtilenler, vatandaşlıktan bağımsız olarak, bir ülkenin vatandaşı olsun olmasın mülteciler gibi toplumsal grupları da içerecek biçimde kentin tüm yararlanıcılarıdır.  Ayrıca kent hakkı bireyselden çok ortak bir haktır çünkü bu dönüşüm kaçınılmaz olarak kentleşme süreçlerini yeniden şekillendirmek üzere ortaklaşa bir gücün kullanımına dayanır.

Lefebvre’in açtığı yoldan  giden ve günümüzde  neoliberal politikaların tüm dünyayı etkisine aldığı ekonomik krizlerin tetiklediği antikapitalist sokak eylemlerinin çözümlemesini yapan David Harvey ise, kentlerimizi ve kendimizi yapma ve yeniden yapma özgürlüğünün en değerli ama aynı zamanda en çok ihmal edilmiş insan haklarımızdan biri olduğunu ileri sürerek, ne tür bir kent istediğimiz sorusunun, ne tür toplumsal bağlar, doğa ile ilişki, yaşam biçimleri, teknolojiler ve arzulanan estetik değerler istediğimiz sorularıyla bağlantılı olduğunu söyler.

Uluslararası ve yerel düzlemde yerel haklar

Sermayenin küreselleşmesinin sonucunda dünya genelinde kentsel ve kırsal yaşamın tahrip edilmesi, buna karşı verilen mücadeleye de küresel bir nitelik kazandırmıştır. Özellikle Birleşmiş Milletlerin 1992  Rio Konferansı ile başlayan süreçte, doğa ve kent yaşamının tahrip edilmesini önlemeye yönelik olarak evrensel bir hukuk  oluşturulmaya çalışılmaktadır. Kent Hakkı, Doğa Hakkı ile birlikte İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde üçünü kuşak haklar olarak ifade edilen dayanışma hakları altında yer bulmuştur. Kent hakkı uluslararası hukukta henüz “kenti değiştirme hakkı” anlamından uzak olmakla birlikte bu yolda mücadele devam etmektedir.

Türkiye’de özellikle Avrupa Birliği’ne aday olduğundan beri imza atılan uluslararası sözleşmelerin gereği olarak kamu yönetiminde katılımcılık, şeffaflık, hesap verebilirlik kavramlarının kullanılmaya başlandığı, ancak yasal mevzuata ve uygulamaya bakıldığında bunların içinin boş olduğu görülüyor. Örneğin Belediyeler Kanunu ve İmar Kanunu gibi kentlilerin yaşam alanlarının şekillendirildiği kentsel politikaların oluşturulması süreçlerinde kentliler yasa yapım süreçlerinden tamamen dışlanmıştır. Bu durum, yasaların yukarıdan aşağıya doğru işleyen yasama süreçlerinde oluşturulduğu düşünüldüğünde şaşırtıcı değildir.

Çevre hakkı Anayasamızın 56. Maddesinde şöyle düzenlenmiştir:  “herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek devletin ve vatandaşın ödevidir.” . Ancak yasalarda somut düzenlemeler yapılmadığı için bu anayasa maddesi doğayı korumaktan uzaktır. Türkiye’nin de imzacılarından olduğu Rio Deklarasyonu’nun 10. maddesinde “Çevresel konular her düzeyde ilgililerin katılımını gerektirir. Ulusal düzeyde, bireyler kamu otoritelerinin elinde bulunan, yerleşimlerindeki sağlığa zararlı maddeler ve faaliyetler de dahil olmak üzere, çevre ile ilgili bilgilere erişme ve karar verme süreçlerine katılabilme fırsatlarına sahip bulunmalıdır. Ülkeler geniş bir biçimde bilgi sağlayarak kamu duyarlılığını ve katılımını teşvik etmeli ve kolaylaştırmalıdır. Tashih ve tazmin talebi de dahil olmak üzere adlî ve idarî işlemlere başvurma hakkı sağlanmalıdır.denilmektedir.  Görüldüğü gibi çevre hakkı uluslararası protokolde katılım hakkı ile birlikte öngörülmüşken bizim anayasamızda bu söz konusu değildir. Meclis gündemine getirilen ve sivil toplum örgütlerinin karşı çıktığı  “Tabiatı ve Biyoçeşitliliği Koruma Yasası” doğayı korumaktan ziyade tahrip etmeyi öngören bir yasadır. Zira yasa, “üstün kamu yararı” gördüğü durumlarda bakanlar kurulu kararı ile özel koruma statüsü olan alanlar da dahil her yerde turizm, madencilik, enerji, sanayi yatırımları gerekçesiyle sermayenin talan etmesine yol açacak kararlar alabilmesi için merkez otoriteyi yetkili kılmaktadır.

1985’de  Avrupa Konseyi tarafından kabul edilen Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı Türkiye tarafından 1992’de 11 maddesine çekince konularak kabul edilmiştir. Subsidiarity (yerellik) ilkesi ile kararların halka olabildiğince yakın düzeyde alınması gerektiğine vurgu yapılarak özerkliğin önemine işaret edilmiştir. Türkiye koyduğu çekincelerle özellikle yerel yönetimlerin idari özerkliğini askıya almıştır. 2012’de çıkartılan Büyükşehir Yasası ile de 1592 belde belediyesi ve 16.082 köyün tüzel kişiliği sonlandırılarak merkeze bağlı mahallelere dönüştürülmek suretiyle yerinden yönetim hakları ellerinden alınmış, Şart’ın yerellik ilkesine tezat hareket edilmiştir.

1992’de Avrupa Konseyinin kabul ettiği ve Türkiye’nin de taraf olduğu ama henüz Türkiye’den hiçbir belediyenin imzalamadığı Avrupa Kentsel Şartı, yerel kent ve kasabaların sakinlerinin kentsel kamusal alana sahip çıkmaları ve yerel politikalara katılımını öngörmektedir.

Artık değiş(tir)me zamanı... Nereden başlamalı?

Genel manzaraya bakarak Gezi Parkı Direnişinin oluşturduğu farkındalık ve enerjinin  ülkemizde katılımcı demokrasiyi amaçlayan, kent ve çevre haklarının yasal güvence altına alınmasını hedefleyen kapsamlı bir reform sürecini tetikleyeceğini umabiliriz. Sivil toplum örgütlerine bu anlamda önemli görevler düşüyor. Gezi Parkı Direnişi ile birlikte, şimdiye kadar hak temelli mücadele veren STÖ’lerin en önemli eksikliği gibi görünen, sorunlarını ortaklaştırarak dayanışma içinde birlikte mücadele etme konusunda önemli bir eşiğin aşıldığı söylenebilir. Bundan sonra  kent hakkı ve çevre hakkı mücadelesinin derli toplu verilebilmesi için yerel, ulusal ve uluslararası düzeyde dayanışmanın pekiştirilmesine, ağların daha sıkı örülmesine gereksinim vardır. Özellikle kent ve doğa koruma alanında çalışan örgütlerin bu konuda önayak olmaları beklentisi doğaldır.

Kent Hakkı ve Doğa Hakkı mücadelelerinin amaca ulaşabilmesinin yolu katılımcı demokrasinin  kurumsallaşmasından geçmektedir.  Dolayısı ile mücadelenin kültürel, siyasal ve hukuksal zeminde verilmesi gerekli görünüyor. Öncelikle “temsili demokrasinin” -“milli irade” olarak da okunabilir - artık sürdürülemez olduğundan hareketle, bu anlayışın yerini “katılımcı demokrasinin” alması gerekliliği güçlü bir toplumsal talebe dönüşmelidir. Demokrasinin "halk için halka rağmen" değil "halk için halkla beraber"  şeklinde algılandığı bir kültürel dönüşümün sağlanması gerekiyor. Yani, seçimden seçime sandığa gitmekle sınırlı olan vatandaşlık anlayışının yerine bireylerin yaşamlarını şekillendiren her karara katılma talebinin içselleşmesi şeklinde de ifade edebiliriz. Böyle bir kültürel iklim değişikliğinin siyasal sonuçları olacağı, siyasi partilerin örgütlenme biçimlerini ve programlarını bu doğrultuda değiştirmek zorunda kalacakları açıktır. Gezi Parkı Direnişinin bu iklim değişikliğinin ilk işaretini verdiğini söyleyebiliriz.

Hukuksal alanda mücadele için halihazırdaki yasal mevzuattan yola çıkarak bir çerçeve oluşturulabilir. Ülkemizdeki yasal mevzuat, kentsel ve kırsal yaşam hakkında karar yetkisini yerel toplulukların elinden alarak merkezi iradeye bağlamaktadır.  Altına imza atılan uluslararası anlaşmaların gereğini güya yerine getirmek üzere yasalara serpiştirilmiş ama içi tamamen boş katılımcılık araçları aşağıdan yukarıya doğru işleyen yasama süreçlerinde yeniden oluşturulmalıdır. Katılımcı demokrasi mücadelesinin  hukuksal zeminde iki ana eksen üzerinde yürütülmesi düşünülebilir:

Yerinden yönetim, özerk yönetim:

Merkezi yönetimin idari vesayeti kaldırılarak yerel yönetimler tam özerk hale getirilmelidir. Devletin altına imza attığı Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın gerektirdiği gibi yerel yönetimde merkeziyetçilik değil, yerellik esas olmalıdır. Büyükşehir Yasası ile kapatılan belde belediye ve köy tüzel kişilikleri eski statüsüne döndürülmelidir. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartına konulan çekinceler kaldırılmalı ve karşılık gelen yasal düzenlemeler yapılmalıdır. Hiçbir başbakan ya da bakan Kanalistanbul, Topçu Kışlası, vs. gibi projeleri kentlere dayatamamalı, bakanlar kurulu kararı ile “üstün kamu yararı” adına kentsel ve kırsal alanlar sermayenin hizmetine sunulamamalıdır.

Karar alma süreçlerine katılım:

Kent hakkı ve çevre hakkını temel alan ekolojik bir anayasanın  yapılması hedeflenmelidir. Taraf olunan Avrupa Kentsel Şartı'nın  gereklerini yerine getirmek üzere yasal düzenlemeler yapılmalı, belediyelerin Avrupa Kentsel Şartına taraf olması teşvik edilmelidir. Aynı şekilde, yerel yönetimlerin işlerine katılma hakkını uluslararası yasal güvence altına alan Yerel Yönetimlerin Faaliyetlerine Katılma Hakkına İlişkin Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı Ek Protokolü’ne Türkiye’nin imza vermesi için çalışılmalıdır.

Kentlerin sahibi kentte yaşayanlardır. Kentlerin yönetim planlarının oluşturulduğu süreçler  halkın tüm kesimlerinin katılımı ile gerçekleştirilmelidir. Biyolojik Çeşitliliği Koruma Yasası, Büyükşehir Yasası, Belediyeler Kanunu, İmar Kanunu, Kent Konseyleri Yönetmeliği, vb., sivil toplum kesimlerinin katılımı ile katılımcılığı temel alacak şekilde yeniden yazılmalıdır. Kent vizyonları, belediye başkanlarının ya da bağlı oldukları siyasi partilerin vizyonu olmaktan çıkarılıp, kentin kullanıcılarının, üniversitelerin, uzman kuruluşların, sivil toplumun örgütlü ve örgütsüz kesimlerinin en geniş katılımına imkan sağlayan  süreçlerde oluşturulmalıdır. Stratejik planların, imar planlarının, belediye bütçelerinin oluşturulması ve uygulanması; izleme, değerlendirme ve denetleme süreçlerine halkın katılımının sağlanması yasalarla güvence altına alınmalı, araçları oluşturulmalıdır.

İfade özgürlüğü gibi temel insan hakları alanında önemli sorunlar varken dayanışma hakları mücadelesinin henüz erken olduğunu düşünenler olabilir.  Ama yaşanan toplumsal süreçler bazen hiç beklenmedik şekilde tarihin akışını hızlandırabiliyorlar. Gezi Parkı Direnişinin de ülkemizde insan hakları mücadelesinde topyekün  bir hızlandırıcı işlevi olabilir. Taksim Meydanı artık dünyanın ortak belleğine Gezi Parkı Direnişi ile yerleşmiş ve dünyada sürdürülen antikapitalist mücadele ile bütünleşerek “çapulcuların” dünyayı değiştirme gücünü göstermiştir. Şimdi sıra dünyayı hakikaten yeniden kurmakta.

Serdar Denktaş


Kaynakça:

31 Mayıs 2013 Cuma

Bardak Taştı !

Egemen aklın partisi yok! İstanbul Taksim’de Gezi Parkına dadanan akılla Akyaka’nın ormanlık alanını çöplüğe çeviren akıl aynı!

Akyaka’da Belediyenin yürüttüğü ve göz yumduğu doğa tahribatına karşı duyarlı Akyakalılar, gerçekleştirdikleri protesto eylemine, ilgili kurumlara yapılan başvurulara rağmen tahribatın artarak devam etmesi ve Belediyenin değişik kurumlardan inceleme amaçlı gelen görevlileri yanıltmaya yönelik beyanları üzerine, Belediye Başkanının görevden el çektirilmesi ve yetkilerini kullanmayarak tahribatın büyümesine seyirci kalanlar hakkında soruşturma açılması talebinde bulundular.
İstanbul halkının haklı protestolarının zirveye ulaştığı bugün Akyakalılar da çoklu imza ile söz konusu dilekçeyi İçişleri Bakanlığı, Orman ve Su İşleri Bakanlığı ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığına  gönderdiler. İçişleri Bakanlığına gönderilen dilekçenin metni aşağıdadır (diğer bakanlıklara gönderilen dilekçelerin içeriği aynıdır):


 
İçişleri Bakanlığı  Ankara
25 Haziran 2012 tarih ve 11262 sayılı çoklu imza ile Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’ne ve Orman Bölge Müdürlüğüne yaptığımız başvuruyla Akyaka Belediyesi’nin aynı zamanda sit alanı olan Akyaka girişi İnişdibi mevkiinde orman içi zeytinlik alana değişik gerekçelerle döktüğü ve dökülmesine göz yumduğu çöp ve moloz sonucu yarattığı çevre ve görüntü kirliliğine dikkat çekmiş; tahribatın önlenmesini, sorumlular hakkında soruşturma açılmasını talep etmiştik.
Dilekçemize ilk yanıt, 18 Temmuz 2012 tarih ve 715 sayılı yazı ile TC Muğla Orman Bölge Müdürlüğü Muğla Orman İşletme Müdürlüğü’nden geldi.  Ekinde Gökova Orman İşletme Şefliğince düzenlenmiş raporda Akyaka Belediyesinin sözü edilen alana çöp ve moloz döktüğü tespit edilmiş ve Belediye alanın ormana ait bölümüne bir daha çöp atmaması için uyarılmış, ayrıca ormanın bitişiğine atılan çöplerden ötürü de olası yangın tehlikesine dikkat çekilmişti.
Konuyla birinci dereceden sorumlu ve icracı kuruluş olan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın ilgili biriminden oldukça gecikmeli de olsa gelen 3 Ekim 2012 tarih ve 10422 sayılı yazı ise Belediyenin işlediği suçu tespit etmekle kalmıyor, tahribata son verilmesini ve mevcut atıkların derhal kaldırılmasını istiyor, aksi halde idari işlem uygulanacağını belirterek şöyle son buluyordu:
Belediyeye ait ve yol yapımında kullanılacağı ifade edilen hafriyat atıklarının (17/08/2012 tarih ve 8846 sayılı) yazımız tebliğ tarihinden 15 gün süre içinde temizlenerek Valiliğimize (Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü) bilgi verilmesi gerektiği, aksi halde 2872 sayılı Çevre Kanunun ilgili maddelerine istinaden idari işlem uygulanacağı tebliğ edilmiştir.”
İlk başvuruyu yaptığımız günden bu yana yaklaşık bir yıl oldu. Bu süreç içinde diğer duyarlı insanlarla birlikte 2012 Eylül’ünde Belediyenin doğaya yönelik yürüttüğü tahribatı protesto eden bir yürüyüş ve Belediye binası önünde bir basın açıklaması yaptık. Belediye Başkanı basının yönelttiği sorulara verdiği yanıtlarda sorumluluğunu kabul ederek ilgili alana bir daha çöp ve katı atık atılmayacağına dair söz verdi.
Aradan geçen süre içinde ilgili devlet kurumları ve yetkililer işlenen suçu saptamalarına rağmen herhangi bir işlem yapmadılar. Belediye bu durumdan aldığı cesaretle başlangıçta bin tona yakın olan katı atık ve çöp yığınını kış sezonunda yaptığı ilavelerle üç bin tona çıkardı. Orman şefliğinin çöp atılmaması için uyardığı orman arazisini korumak bir yana ilave yüzlerce ton katı atık atıldı. Ağaç ölümleri başladı. Birçok zeytin ağacı çöp ve moloz yığınlarının altında kaldı.  Bununla yetinmeyen Belediye açmış olduğu ilk vahşi depolama alanının yanına ikinci bir alanı da Marmaris yoluna açılan eski Akyaka yolu üzerini çöp ve molozla doldurarak açtı. Akyaka içinde faaliyet gösteren taşeron firmalar, inşaat şirketleri altyapı çalışmaları sırasında ortaya çıkan tüm katı atıklarını bu bölgeye attılar. Bütün bunlar Belediyenin ilgili birimlerinin nezaretinde yapıldı.
Bizler üstümüze düşen sorumluluğu yerine getirirken ve ilgili yasalar, yönetmelikler, tutulan raporlar ortada iken, tahribatın katlanarak yürümesini anlamakta güçlük çekiyoruz. Bu kadar açık olan bir durumda görevlerini yerine getirmeyen yetkililerin de objektif olarak Belediye ile aynı sorumluluk altına girdiğini düşünüyoruz.
Bu nedenle, Belediye Başkanı’nın yanında yetkilerini kullanmayan diğer tüm yetkililer hakkında soruşturma açılmasını istiyoruz. Ayrıca, soruşturma sonuçlanıncaya, sorumlular hakkında cezai işlem uygulanıncaya kadar, soruşturmanın selameti yönünden bu tahribatın ilk sorumlusu ve yürütücüsü olan Belediye Başkanı’nın görevden el çektirilmesini talep ediyoruz. Gereğini saygılarımızla arz ederiz.

28 Mayıs 2013 Salı

Hangisi?

Bol seçimli bir yıla gireceğiz, bir yıldan az bir süre kaldı. Genel seçimler, yerel seçimler ve üstüne belki de bir referandum.

Sonuçları gündelik yaşamı doğrudan etkilediğinden seçmenleri en çok yerel seçimler ilgilendiriyor. Üstelik diğerlerine kıyasla yerel seçimler daha “demokratik”. Adayları daha yakından tanıma fırsatının yanında, ayrıca halen işbaşında olan ve yeniden aday olacaklar hakkında icraatlarına göre nispeten daha isabetli oy kullanmak mümkün.
 
Eğer Anayasa Mahkemesinde bir son dakika sürprizi olmazsa –ki “yargı reformundan” sonra neredeyse imkansız- Akyaka ne yazık ki Ula’nın bir mahallesi olacak. Akyakalılar da yerel seçimlerde Ula Belediye Başkanlığı için oy kullanacak.

CHP’nin Ula aday adayları arasında Akyaka’da yol açtığı çevre kirliliği ile ünlenen mevcut Belediye Başkanının ismi de geçiyor. Öncelikle belirtelim; amacımız CHP’yi eleştirmek değil. Elbette CHP Akyaka’daki icraatı ve doğa karşısında belediyenin takındığı umursamaz tavrı değerlendirmeyip başka hesaplar yapar ve Ula’da halkın karşısına aday olarak Akyaka Belediye Başkanını çıkarırsa iş değişir! Böyle bir olasılık var mı bilemeyiz ama burası Türkiye, ne olur ne olmaz, testi kırılmadan uyaralım da günah bizden gitsin!

Olur da bu olasılık gerçekleşirse, o zaman Akyaka’da belediyenin olumsuz uygulamalarına yönelik bugüne değin dile getirilen eleştirilerin muhatabı sadece bir kişi olmaz; Genel Başkanından Akyaka’da yaşayan sade CHP’liye kadar bütün parti olur.

Bu nedenle ve öncelikle Akyaka’da yaşayanlardan başlayarak CHP’lilere önemli bir sorumluluk düşüyor: aşağıda içeriği açıklanan sorunun doğru yanıtını vererek son bir yıldır iyice göze batan ve kış sezonunda gemi azıya almış tahribatın önlerine koyduğu çelişkili duruma bir son vermek!
Soru, “hangisi doğru?”dur.

Bu sayfaları izleyenler bilir. Azmak bir yana, Belediyenin Akyaka girişi, İnişdibi mevkiinde, orman ve zeytinlik alan içinde yarattığı çevre kirliliği, gerek Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğünün, gerekse Orman Bölge Müdürlüğünün raporlarıyla sabittir. Akyaka Yerel Yönetim Platformu içinde yer alan CHP’liler de verilen sözlere rağmen yürüyen tahribatın canlı tanığıdırlar.

 Gelelim yukarıdaki sorunun içeriğine:
 http://www.chp.org.tr/wp-content/uploads/2012/05/CHP-Tuzuk.pdf adresinde yer alan CHP’nin parti tüzüğüne göre: “Partililer; özel yaşamlarında, görevlerinde, işlerinde ve üyesi bulundukları kuruluşlarda, Partinin ilkelerine ve doğrultusuna uygun davranırlar ve çalışırlar” ve  Cumhuriyet Halk Partisine, Partinin ilke, amaç ve değerlerini benimsemeleri kaydıyla …her yurttaş üye olabilir.” (Sayfa 17).

Söz konusu ilke, amaç ve değerler ise CHP’nin parti programında açıklanmıştır.

Tüzüğün parti üyeliği için benimsenmesini şart koştuğu ve ayrıca her partiliye yayma görevi de verdiği parti programında CHP, çevreyi kirletenlere karşı açık bir tutum almış ve “kirleten öder” ilkesini programına koymuştur:

Çevre politikalarının uygulanmasında yerel yönetimlerin yetki, görev ve sorumlulukları artırılacak, denetim sürecine çevreci sivil toplum örgütlerinin etkin olarak katılımları özendirilecek, çevrenin kirlenmesinin bedelini kirletenin ödemesi sağlanacaktır.” (http://www.chp.org.tr/wp-content/uploads/chpprogram.pdf sayfa 338).
Görüldüğü gibi, program yapıcılar günün birinde kendi partisine mensup bir belediyenin çevreyi kirleteceğini düşünmediklerinden, haklı olarak çevre politikalarının uygulanmasında yerel yönetimlerin yetki, görev ve sorumluluklarının artırılmasını önermişlerdir.

Peki, çevreyi belediye, üstelik Akyaka’da olduğu gibi CHP’li bir belediye kirletirse o zaman ne olacak, ortaya çıkan çelişki nasıl çözümlenecek?
CHP’nin tüzüğünde bunun bir çözümü var. Ancak kendilerine halen yürüyen tahribattan sorumlu bir kişinin önümüzdeki yerel seçimlerde aday gösterilmesinin doğru olmayacağı söylendiğinde, “üyeler seçerse olur, bir şey yapamayız, tüzük var!” diyen yetkililer, nedense işin o yönüne kafa yormazlar ve aynı tüzüğün “Kesin Çıkarma Cezası Gerektiren Parti Suçları” bölümündeki şu maddeyi görmezden gelirler:

a) Programa ve Tüzük kurallarına, kurultay ve yetkili organ kararlarına aykırı davranmak” (CHP parti tüzüğü sayfa:107).

Özetlersek:
Her kim ki CHP’ye üye olmak ister, içinde “çevreyi kirleten bedelini öder” ilkesi de bulunan parti programını tümüyle benimsemek zorundadır.

Yetmez!
Üyelik parti programına uyulduğu sürece devam eder. Aykırı davrananlar, kesin çıkarma cezası gerektiren parti suçu işlemiş olur ve partiden çıkarılır.

Şimdi o soruyu yeniden sorabiliriz:
Hangisi doğru?

 Parti üyeleri seçti” diye çevreyi kirlettiği ve parti programına aykırı davrandığı halde, kişinin aday olması mı?
Yoksa parti suçu işlediğinden ötürü aynı kişinin partiden çıkarılması mı?

Çevreyi kirlettiği bilindiği halde “kol kırılır yen içinde kalır” ilkesizliğiyle görmezlikten gelerek aynı suça iştirak etmek mi?

Yoksa “kirleten bedelini öder” ilkesinin işletilmesi için harekete geçmek mi?

Sizce hangisi?

 
Alpaslan AYDIN

19 Mayıs 2013 Pazar

Yazıklar Olsun Bize!

Yetkililer ve ilgili kurumlar nihayet sesimizi duydular, harekete geçtiler. Pazartesi (20 Mayıs) gününe kadar, İnişdibi’nde ormanlık alan içine açtığı iki adet vahşi çöp ve katı atık depolama alanını kaldırması için Belediye Başkanı uyarıldı. Aksi takdirde Belediye’yi ağır para cezaları bekliyor.

Bugüne kadar Belediye yönetiminin sürdürmüş olduğu umursamaz ve doğa karşıtı tutum düşünüldüğünde ilgili alanın temizleneceğine dair küçük de olsa bir olasılık bulunmuyor.

Böyle düşünmek için çok sağlam gerekçelerimiz var:

1.     Bilindiği gibi, 8 Eylül 2012’de “Akyaka Çöpyaka Olmayacak!” yürüyüşü ile Belediye ormanlık alana attığı, atılmasına göz yumduğu çöp ve moloz için protesto edilmiş, bu tahribata derhal son vermesi için Belediye önünde yapılan bir basın açıklamasıyla uyarılmıştı. Kendisinin protesto edildiği eyleme katılarak AYYP’nin basın açıklamasının ardından gazetecilerin yönelttiği sorulara verdiği yanıtla, ilgili alandaki sorumluluğunu kabul eden Belediye Başkanı, yürüyüşten sonra görüştüğü AYYP’yi temsilen üç kişilik bir heyete ormanlık alana bir daha katı atık atılmayacağına dair söz (!) verdi. Ancak, sözün alındığı tarihten bu yana ormanlık alana atılan katı atık miktarı üç misli arttı. Vahşi depolama alanı birden ikiye çıktı. Çöpün ucu Marmaris yolundan gözükmeye başladı.

2.      AYYP üyelerinin toplu imza ile ilgili alana atılan çöplerin kaldırılması ve sorumlulardan hesap sorulması talebiyle Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’ne 25 Haziran 2012 tarih ve 11262 sayılı başvuruya ilgili kurum, 3 Ekim 2012 tarih ve 10422 sayılı yanıtta: “Belediyeye ait ve yol yapımında kullanılacağı ifade edilen hafriyat atıklarının (17/08/2012 tarih ve 8846 sayılı) yazımız tebliğ tarihinden 15 gün süre içinde temizlenerek Valiliğimize (Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü) bilgi verilmesi gerektiği, aksi halde 2872 sayılı Çevre Kanunun ilgili maddelerine istinaden idari işlem uygulanacağı” ifade ediliyordu. Neredeyse bir yıl olacak, Belediye söyleneni yapmadığı gibi, aynı mevkiye ikinci bir vahşi depolama alanı açtı, Marmaris’e açılan tali bir yolu yükselterek çöp ve molozla doldurdu. İlgili kurumun sessiz kalması Belediye yönetimini yürüttüğü tahribat konusunda daha da yüreklendirdi. 

3.     Bütün bunlar yetmezmiş, sanki bu tahribatı kendisi yapmıyormuş ve temizlik işlerini çok iyi yönetiyormuş gibi Akyaka Belediyesi dalga geçercesine çoğu belediye yönetiminin halkın lehine yorumlayıp uygulamadığı bir yönetmeliğe dayanarak belde halkı ve esnafın su faturalarına “katı atık bedeli” ilave ederek tahsil etmeye başladı.

Bu nedenlerle Belediye’den doğru bir adım atmasını beklemek aşırı iyimserlik de değil, saflık olur. Bu inadın sonucunda Belediye’ye kesilecek yüksek para cezası da Başkan için hiç caydırıcı değil! Nasılsa bir yolu bulunur sorumluluğu tümüyle kendisine ait ceza belde sakinlerine bir biçimde fatura edilir. Üstelik bu işlem,  mağdur rolü oynamasına olanak vereceği için belki de önümüzdeki seçimlerde UNESCO başvurusuyla birlikte çok iyi bir seçim yatırımı bile olabilir.

Ne yazık ki bütün işaretler, eğer belde halkı etkili bir biçimde müdahil olmayıp seyirci kalırsa, gelişmelerin tam da bu istikamette cereyan edeceğini gösteriyor. Çünkü yetkili kurumların Başkanı uyarmasının ardından Belediyenin vahşi çöp ve katı atık depoladığı ilk alana gelen bir greyder çöp ve molozu kaldırmak bir yana, bir daha alınamayacak biçimde onları fotoğrafta göründüğü gibi yayıp, aşağıya yuvarladı. (16 Mayıs 2013):

İkinci çöp alanında ise hiçbir işlem yapılmadı. İnişdibi üzerinde ormanlık alanın içinden Marmaris yoluna açılan sapağın hemen girişi çöple kapatılmıştı, öylece duruyordu (16 Mayıs 2013):

Peki, ilk alanda çöpler aşağıya yuvarlanırken, neden diğerinde benzer bir işlem yapılmamıştı? Elbette sınırlı yaratıcılık ve düş gücümüzle bunu anlamamız mümkün değildi. Ancak nice sonra, görmüş geçirmiş bir büyüğümüzün klozet üzerinde vermiş olduğu pozla gerçeği anlayabildik:


Anladık ki gördüğümüz çöp değildi; bize çöp gibi görünen aslında Akyaka’yı UNESCO’nun Dünya Miras Alanları Listesine sokacak en büyük kozdu:

En doğal ihtiyaçlarını görürken bile insanla doğa arasına örülmüş bütün duvarları, engelleri kaldıran, orman içi zeytinlik manzaralı bir klozet! Bundan daha büyük ve yaratıcı bir buluş olabilir miydi? (17 Mayıs 2013):
 

Utanmamız gerekirdi. Çünkü buradaki inceliği, ileri görüşlülüğü ve düş gücünü anlayamamış olmamız bir yana, bir de tutturmuş belediye ormana çöp atıyor diye sürekli feveran ediyorduk!

 Yazıklar olsun bize!

 

Alpaslan AYDIN

13 Mayıs 2013 Pazartesi

Kadın Azmağı ve Akçapınar Azmağı'nın Kıyı Kanunu Kapsamına Alınması Dilekçesine Bakanlıktan Olumlu Cevap !

21. Mart 2013 tarihinde Kadın Azmağı ve Akçapınar Azmaklarının Kıyı Kanununun Uygulamasına Yönelik Yönetmeliğine eklenerek koruma statüsü kazandırılması için Çevre ve Şehircilik Bakanlığına verdiğimiz 60 imzalı dilekçeye Bakanlığın Mekansal Planlama Genel Müdürlüğünden olumlu cevap geldi. Cevapta; talebimizin Kıyı Kanunun Uygulanmasına Dair Yönetmeliğinde yapılacak değişiklik çalışmasında dikkate alınacağı bildiriliyor (Cevabın kopyası aşağıdadır).

Henüz fiili durumda bir değişiklik olmasa da, bu cevabı ihtiyatla karşılayacağımız bir olumlu adım olarak  görmek mümkün. Bu gelişmenin Akyaka'daki tüm doğa  tahribatlarının ve imar suistimallerinin önüne geçilmesi için bir başlangıç  olmasını umuyoruz.  Yapacak o kadar çok iş var ki ! Doğanın korunması konusunda gerçekten samimiysek,  önce kendimizin, kurumlarımızın ve yasalarımızın neden olduğu tahribatlarla yüzleşmek, onları değiştirmekle işe başlamamız gerekiyor.

Bizlerin, belde sakinlerinin dahil edilmediği, yerel yöneticilerin kapalı kapılar arkasında kendi kendine karar verdiği, hesap vermeyen, şeffaf olmayan yerel yönetim anlayışı ile ne Cittaslow, ne Unesco Dünya Mirası Listesi, bunlar  kolaylıkla içi boş  birer ticari markaya dönüştürülebiliyor. Akyaka, ne yazık ki ülkemizde çokça görülen bu tür yozlaşmanın en çarpıcı örneği olarak önümüzde duruyor.

Doğayı artık insanın hizmetindeki bir meta gibi görmekten vaz geçip, sömürmeye son vermek, insanın doğanın bir parçası olduğu, onunla uyumlu hareket ettiği bir kültür değişikliğini sağlayamadığımız sürece, "sürdürülebilirlik", "gelecek kuşakların hakları", "torunlarımızdan kalan miras", vs. gibi parlak sözler, bizzat sebep olduğumuz doğanın yıkımının örtüsü olmanın ötesinde bir anlam ifade etmeyecektir.   Bu durum devam ettiği takdirde Akyaka'nın geleceği, Belediyenin Azmak Kıyı Bandı  projesini tanımlarken (neyse ki AYYP'nin girişimi ile durduruldu) çok güzel "itiraf" ettiği gibi, doğal yaşamı ortadan kaldırıp yerine "doğalmış hissi veren" bir eğlence parkına dönüşmek olacaktır.   Buna izin vermemeli, doğamıza, kent hakkımıza sahip çıkmalıyız. Bunu ancak hep birlikte başarabiliriz.

Serdar Denktaş


 

Kadın Azmağı ve Akçapınar Azmağı'nın Kıyı Kanunu Kapsamına Alınması için Dilekçe

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı - Ankara
Konu : Kadın Azmağı ve Akçapınar Azmağı’nın Kıyı Kanunu Yönetmeliği Kapsamına Alınması
Kadın Azmağı ve Akçapınar Azmağı, Muğla İli, Ula ilçesi sınırları içerisinde, Gökova Özel Çevre Koruma alanı içinde yer alan, birlikte geniş bir sulak alan oluşturan akarsulardır. Her iki azmak da Özel Çevre Koruma Kurumu Başkanlığının ulusal ortak olarak yer aldığı SMAP III Gökova Projesi’nin raporlarında, barındırdıkları zengin biyo-çeşitlilik nedeni ile özellikle korunması gereken ekosistemler olarak önem atfedilmiş ve şöyle tanımlanmıştır:
Kadın Azmağı çıkış yerinde suyun debisi 700 L/s’tir. Yaklaşık 1700 m uzunlukta, kıvrımlı, derinliği bazı noktalarda 6 m’yi aşan, kuzey kıyısında yapılaşmanın görüldüğü, güney yakası ise sazlıklarla kaplı, yer yer yoğun alg topluluklarının olduğu bir akarsudur. (Gökova Projesi, Ek-5, sayfa 10)
Akçapınar Azmağı kaynağı, Muğla-Fethiye karayolunun Marmaris sapağından sonraki 2000 metresinde, yolun kuzey-doğusunda yer alan Ataköy sınırları içindedir. Güneye doğru Muğla-Fethiye karayolunu kesip, ovanın güneyinde, Akçapınar Köyü’nün ise doğusunda yer alan Şirinköy’e doğru 4000 m yol alır. Şirinköy’e 600 m yaklaştıktan sonra batıya doğru menderes yaparak Akçapınar köyü sınırlarına girer. 1000 m kadar Akçapınar Köyü içinden gittikten sonra Muğla-Marmaris karayolu üzerindeki köprünün altından 2000 m uzunluğundaki tarım alanlarını da geçerek denize ulaşır. Akçapınar Azmağı, kaynağından Akçapınar Köyü sınırlarına kadar 7 m taban genişliğinde, 4m yan yüksekliğindedir. (Gökova Projesi, Ek-5,sayfa 11)
Doğal bir akvaryum niteliğiyle Kadın Azmağı’nın Akçapınar Azmağı ile birlikte oluşturduğu sulak alan, yapısındaki doğal ekosistemi koruyan sazlıklarıyla, endemik su bitkileriyle, anadrom ve katadrom balıkların üreme ve yaşam alanını oluşturması yanısıra; birçok ender kuş ve sucul canlının da üreyip yaşadığı hassas bir habitattır. Ayrıca, Gökova Körfezinde ‘Kırmızı Liste’ kapsamına giren 36 türe (su samuru, porsuk gibi memelilere, deniz kaplumbağalarına ve her yıl Atlantik kıyılarından göç eden su yılanlarına, vb) ev sahipliği yapmaktadır (Gökova Projesi, Ek-5, s.17-42) 
ÖÇK Kurumu Başkanlığının ortağı olduğu bu önemli bilimsel çalışmanın raporlarında açıkça akarsu ve hassas sulak alan tanımı yapılmış olduğu halde; her iki Azmak da ne yazık ki 3621 sayılı Kıyı Kanunu’nun Uygulanmasına Dair Yönetmeliğin  ‘Akarsularımızın “Nehir“ Tanımına Giren Kesimlerini Belirten Liste’sinde yer almamaktadır. Gökova Özel Çevre Koruma Alanında koruma amaçlı birçok büyük ölçekli proje yapılmasına karşın, her iki Azmak da Kıyı Kanunu ile koruma kapsamına alınmamış olması nedeni ile kıyılarında sazlık kesimi, yangın ve içeriye yapılan dolgularla yapılaşma, vb çeşitli müdahaleler sonucu Azmaklarda doğal yaşam ve biyo-çeşitlilik hızla yok olmaktadır.
Bizler, aşağıda isimleri bulunan bölge sakinleri olarak Kadın Azmağı ve Akçapınar Azmağı’nın 3621 Sayılı Kıyı Kanunun Uygulanmasına Yönelik Yönetmeliğinin ‘Akarsularımızın “Nehir“ Tanımına Giren Kesimlerini Belirten Liste’ sine eklenerek yukarıda açıklanan çelişkinin giderilmesi ve azmaklarımıza yasal koruma statüsü kazandırılması için gereğinin yapılmasını saygılarımızla arz ve talep ederiz.  21.03.2013



Ekler:
Ek-1 : Kadın Azmağı ve Akçapınar Azmağı’nın Kıyı Kanunu Yönetmeliği Kapsamına Alınmasına destek verenlerin listesi
Ek-2 : SMAP III Gökova Projesi Ek-5 Gökova İç Körfezinde Su Kalitesi ve Denizel Biyoçeşitlilik  (CD)

9 Mayıs 2013 Perşembe

Akyaka UNESCO’ya Başvuruyor! Hoca Nasreddin’in, Aziz Nesin’in Kulakları Çınlıyor!
 
Akayaka’nın Unesco başvurusu, Sabah gazetesinin web sitesinin turizm köşesinde 7 Mayıs Tarihli “Cittaslow Birliği Genel Sekreterliği tarafından "Sakin Kent" ilan edilen Akyaka beldesinin, UNESCO Dünya Miras Alanları Geçici Listesi'ne alınması için Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanan dosya, Dışişleri Bakanlığına sunuldu” başlığıyla verilmiş. (Bkz. http://www.sabah.com.tr/Turizm/2013/05/07/sakin-kent-unescoya-aday)

Hoca Nasreddin, Aziz Nesin yaşıyor olsalardı, Akyaka beldesinde son iki dönemdir (sekiz yıl) egemen olan yerel yönetim anlayışının uygulamalarından şüphe yok ki zorlanmadan sayısız fıkra ve öykü üretirlerdi. Akyaka’nın Unesco Dünya mirası listesine adaylık başvurusu da böylesine trajikomik, tam da Hoca Nasreddin’lik, Aziz Nesin’lik bir vakadır! En hafif deyimle dostlar alışverişte görsün türünden, gerçekte ise yaklaşan yerel yönetim seçimlerinde kullanılmak üzere dışı cilalı bir seçim malzemesi yaratmaktan ibaret, boş bir iştir!


Boştur çünkü ortada korunacak bir mirastan ziyade, tüketilen Kadın Azmağı, çöp ve moloz deposuna dönüştürülen ormanlarıyla, yozlaştırılarak ticari bir markadan öte hiçbir anlam taşımayan Cittaslow etiketiyle her geçen gün özünden uzaklaşan bir Akyaka bulunuyor!

Bu haliyle Akyaka, Unesco’nun Dünya Miras Alanları listesine değil, ama dünyanın en kısa sürede tahrip edilmiş eski cennetleri listesine girmeyi hak ediyor. Varsa böyle bir kategori, başvuru sahiplerinin hiç şüphesi olmasın kesinlikle liste başı olurlar. Çünkü dünyanın hiçbir yöresinde iki seçim döneminde bu denli hızla benliğini yitirmiş, tüketilmiş bir başka belde yoktur!

Akyaka’da yaşanan ve halen süren tahribat bütün ayrıntılarıyla anlatıldığında bu yazının sınırlarına sığmayacak büyüklüktedir, dolayısıyla böyle bir çaba eksik kalacaktır.  Ancak hem başvuruya aracı olanlara, hem de onu değerlendirecek Unesco’nun ilgili birimlerine gerçeğin kendilerine sunulandan farklı olduğunu göstermek, Akyaka’nın doğasına yürekten bağlı insanlar için önemli bir sorumluluk olduğu kadar, hiç olmazsa elde kalanı korumak adına acil bir zorunluluktur. Aydınlatılarak herkesin bilmesinde yarar olan kimi gerçekler özetle şöyledir:

1.      İlgili haberde Belediye Başkanı’nın söylediği doğrudur; Akyaka 2010 yılında Seferihisar’ın ardından Uluslararası Yavaşkentler Birliği’ne kabul edilmiştir. Ama sonraki ilk icraat, bu işe gerçekten gönül vermiş, büyük emeği geçmiş donanımlı ekibin kent konseyinden ve belediyeden tasfiyesi olmuştur.

2.      Yavaşkent sürecinde önemli bir ağırlığı, işlevi olması beklenen yerel yönetim, daha en başından Yavaşkent kavramını doğayla barışık yeni bir kent kültürünü üretmenin aracı değil, marka olarak, para kazanmanın aracı görmüş; Yavaşkent kavramının içini boşaltmış, yozlaştırmıştır. O günden bu yana Akyaka’da hayat yavaşlamamış, tersine hızlanmıştır.

3.      Aynı haberde geçen “kültürel değerlerin ve iyi tarım uygulamalarının sunumunun yapıldığı bir coğrafya” amacı, tıpkı Unesco başvurusu gibi içi boş bir söz yığınından ibarettir. Çünkü bu sözler tonlarca hazır gıdanın beldeye akmasına neden olan büyük tekellerin süpermarketlerine verilmiş ruhsatlarla çelişmektedir. Söylenenin tersine, süpermarket raflarını tarımda çeşitliliği teşvik eden, yöre üreticilerini destekleyen ürünler değil, hazır gıda sektörünün, hem insan sağlığına olumsuz etkileri, hem de gerek üretim, gerekse tüketim sürecinde doğaya verdiği zararları iyi bilinen ürünleri doldurmaktadır. Küçük üretici ve “iyi tarım uygulamaları” ise giderek daha fazla tasfiye olmuş, olmaya da devam etmektedir.

4.      Doğal mirası en iyi, bir parçası olduklarının bilinciyle, içinde yaşayanlar korur. Yerel yönetimler bu doğrultuda belde sakinlerinin iradesini yansıttığı ölçüde önemli bir mevzi, etkili bir savunma aracıdır. Bunun için yöre halkının yönetime katılımını sağlayacak mekanizmaların oluşturulup işletilmesi gereği kadar, yönetimin şeffaflığı da önemli bir etkendir. Akyaka’da ne katılımcılık ne de şeffaflık işlemekte, uygulamalara egemen olan irade bir kişinin, Başkanın şahsında belirlenmektedir. Katılımın ve şeffaflığın araçlarından biri olması gereken kent konseyinin son genel kurulunu 2011 yılında yaptıktan ve yavaşkent çalışmasını yürüten ekibi dağıttıktan sonra bir daha toplanmamış olması bunun açık kanıtıdır.


5.      Bilindiği gibi, 16,082 köyün tüzel kişiliğine son vererek geniş kırsal alanları bir gecede kentsel alana dönüştüren, 1,591 belde belediyesini kapatarak insanların yerinden yönetim hakkını gasp eden Büyükşehir Yasası Akyaka’yı da vurmuştur. Bu yasaya karşı Akyakalılar, Akyaka Yerel Yönetim Platformu (AYYP) öncülüğünde Türkiye genelinde ilk ıslak imzalı kampanyayı başlatıp, yürütür, sonuçları TBMM’ne taşırken, Belediyeye egemen olan anlayış kampanya metnine imza atmak şöyle dursun, daha yasa meclisten geçmeden teslim bayrağını çekmekle kalmamış, üstüne kampanyanın yürütüldüğü standa sözlü olarak “evet” derken türlü gerekçelerle yazılı izin vermeyerek jandarma ile platform üyelerini karşı karşıya getirmek suretiyle fiilen kampanyayı engellemek istemiştir. Yerinden yönetim hakkı gibi en temel konuda takınılan bu tutum bile tek başına Unesco’ya yapılan başvurunun içtenliği konusunda görmek isteyene bir fikir vermeye yeter.


6.      Bir kez dar bir çevrenin çıkarlarını öne alan günü birlik politikalarla hareket edilmeye başlandığında, daha uzun erimli plan ve politikalara gerek duyan doğanın önceliklerde arka sıraya düşmesi kaçınılmazdır. Akyaka’da da öyle olmuştur.  Günü birlik politikaların kıskacında kıyıları doldurularak otopark, büfe yapılan, içine adalar inşa edilen, tüm bunlar yetmezmiş gibi kıyısı boyunca otoban genişliğinde yollar açılan Kadın Azmağı’nın ardından otel restorasyonu ve bahçe atıklarının, evsel katı atıkların, binlerce ton inşaat hafriyat ve molozunun vahşi depolama alanına dönüştürülen ve artık kokmaya başlayan ormanlık alan başta olmak üzere, Akyaka’nın güzelim doğası geri dönülmez biçimde tahrip edilmiştir.
 
 

7.      Akyaka’da pis kokular yalnızca çöp ve moloza boğulan ormanlık alandan gelmiyor. Amacı ve kimlere hizmet ettiği belirsiz 1997 onaylı imar planı öylesine lastikli uygulamalara konu oluyor ki başka türlü düşünmek olanaksız! İmara aykırı olarak çok katlı otel, rezidans projeleri kolaylıkla inşaat izni alırken, ısrarla imar planının ilgili maddelerinde gerekli düzenlemeler yapılmayarak diğer belde sakinlerinin olmadık gerekçelerle Başkanın insafına terk edilmesi başka nasıl yorumlanabilir?

8.      Kale Çevresi Yolu Güzergâhı Projesi kapsamında kimsenin gelip geçmediği yerlere büyük kaynaklar harcayarak otoban genişliğinde yollar yapılırken, belde sakinlerinin kullandığı yollar köstebeklerin işgaline uğramış gibi delik deşiktir.

9.      Yavaşkent olmanın önemli göstergelerinden biri olan yavaş ulaşım araçlarına ayrılmış bir metre yol yoktur! Yaz sezonunda belde merkezindeki kontrolsüz trafik yüzünden karşıdan karşıya geçmek hayati tehlike arz etmektedir! Akyaka’nın gittikçe artan trafik sorununa Yavaşkent kriterleri gereğince yaya dostu bir belde olma yönünde çözüm üretmek üzere bir yıl boyunca özveriyle çalışmalar yürüten Atılım Üniversitesinin raporu ve çözüm önerileri değerlendirilmeyerek çöpe atılmıştır. Mevcut belediyecilik anlayışının tercihi, ormanları yok ederek yeni yollar açmak, Azmağı doldurarak yol genişletmek,  kamusal alanların kullanımında insanlara değil, hızın ve sermaye toplumunun simgesi otomobillere öncelik vermek olmuştur.


10.      Katı atık bedeli örneğinde olduğu gibi, belde halkı Belediye’nin inisiyatifinde olan akçalı konularda beldede yaşayanların aleyhine karar verilip yürürlüğe konulan uygulamalardan faturalar ellerine geçtiğinde haberdar olmaktadır.

11.      Yaşlılar ve engelliler için onların hayatlarını kolaylaştırıcı bir uygulamayı, çocukların hoşça vakit geçirebilecekleri bir çocuk parkını boş yere aramayın, bulamazsınız! Hâlihazırdaki tek oyun parkı da bir restorana kiralanmak suretiyle kapalı alana dönüştürülmüş, ranta feda edilmiştir.

12.       Kale çevresindeki yol üzerinde göstermelik bir iki zeytin ağacının yol kenarına taşınabilecekken yolun içinde bırakılmış olması da, ormanlık alan içindeki vahşi çöp depolama alanında moloz ve çöp tarafından yutulan zeytin ağaçlarından haberi olmayanlar için düzenlenmiş, doludizgin süren tahribatı örtbas etmek amaçlı, iyi bir göz boyama aracından başka bir şey değildir.


Daha yazılabilir, ama yukarıdakiler Unesco’nun Dünya Miras Alanlarına nasıl bir Akyaka’nın hangi amaçla dâhil edilmeye çalışıldığını göstermeye yeter.


Peki, bu “dışı seni içi beni yakan” durumdan tek başına bir kişi mi sorumlu? Elbette hayır! Tersi kişiye hak etmediği ölçüde paye vermek olur. Onun yanında:

ü     En başta kendi varlığını ve toplum üzerindeki hükümranlığını ancak doğayı tahrip eden bir kültürü yeniden üreterek sürdürebilen egemen aklın temsilcileri;

ü     Akyaka’yı, onun eşsiz doğasını, salt kâr elde etme aracı olarak gören, bu amaçla yavaşkent kavramını yozlaştırarak markalaştıranlar;

ü      “Politik” tercihlerini Akyaka’nın doğasından yana ilkesel olarak değil de, ehven-i şer ilkesizliğiyle kullananlar;

ü     Politik eğilimi Belediye yönetimi ile aynı olduğu için bütün yanlış uygulamaları sineye çekip görmezden gelenler;

ü     Politikayı “politikacıların” yaptığı “pis” bir iş olarak görüp, kendi sorumluluklarını belli aralıklarla sandık başına gitmek ve iradelerini başkalarına teslim etmekle sınırlı görenler;

ü     Akyaka’nın kendine özgü çizgileri, doğası gözleri önünde tahrip edilirken “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyerek kendi kabuğuna çekilip yaşamayı tercih edenler;

ü     Duyarlılık göstererek karınca kararınca mücadele edenlere katılmak, hiç değilse onlara destek olmak yerine, arkalarından olur olmaz söylentiler çıkaran ve yayanlar;

ü     Akyaka’da doğaya yönelmiş saldırıların önüne geçebilmek için çalışan, mücadele edenlerin ortaya serdiği gerçekleri görmezden gelen, kâh magazinleştirerek kâh çarpıtarak haber yaparak yerel yönetime yaranmaya çalışan yerel ve ulusal medya kesimleri;

ü     Nihayet, AYYP’nin harekete geçirmek için olağanüstü gayret gösterdiği halde yetkilerini kullanmayan yetkililer ve ilgili tüm kurumlar;


Akyaka’da yürüyen tahribattan birlikte sorumludurlar. Hiç kimse, hiçbir kurum, bir günah keçisi bulup ona yıkarak kendi sorumluluğundan sıyrılamaz!


Gerçekler böyle!


Şimdi bütün bu tahribattan sorumlu olanlar, büyük bir aymazlık örneği vererek Akyaka’dan geriye kalanı cilalayıp UNESCO’nun Dünya Mirası Alanları listesine alınması için girişimde bulunuyor.


Sözüm elbette yaptıklarının bilincinde olanlara değil, tüm iyi niyetiyle Akyaka için doğru bir iş yaptığına inananlara sesleniyorum: 

Gelin vazgeçin! Küçük hesaplara alet olmayın!

Gelin önce birlikte halen doludizgin devam eden tahribata dur diyelim!

Tahribatın, talanın sorumlularından hesap soralım!

Gelin önce Akyaka’yı özüyle yeniden buluşturalım!

Sonra elini taşın altına koyanlar ayıpsız tertemiz bir dosyayı, alnımız açık, başımız dik, hiç hesapsız ve çıkarsız, UNESCO’ya hep birlikte verelim.

 
Alpaslan AYDIN