Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Doğal
Sit Alanlarının koruma statülerini yeniden
değerlendirmek üzere 2016 yılında ülke genelinde başlattığı Dört Mevsim
Ekolojik Temelli Araştırma Projeleri kapsamında Gökova Bölgesi ile ilgili
bölümü geçtiğimiz hafta nihayet kamuoyu tarafından görünür hale geldi. Proje
tamamlandıktan sonra hazırlanan rapora dayanılarak Muğla genelinde Doğal Koruma
Alanlarının koruma dereceleri değiştirildi ve büyük oranda düşürüldü. Ancak söz
konusu rapor hiçbir zaman kamuoyu ile paylaşılmadı. Muğla Çevre Platformu’nun
kurulmasına vesile olan çalışma başladığından beri MUÇEP’in projenin Muğla ile
ilgili kısmını Bakanlık’tan birçok kez Bilgi Edinme Yasası kapsamında
istemesine karşın talepler sonuçsuz kalmıştı. Datça – Alavara Korunan Alanındaki değişikliklerle ilgili olarak
açılan dava kapsamında Muğla Dört Mevsim Ekolojik Temelli Bilimsel Araştırma
Raporunun tamamı Bakanlık tarafından Mahkemeye gönderildi. Adeta devlet sırrı
gibi saklanan rapor, davacı tarafların MUÇEP ile paylaşması sonucunda artık
kamuoyuna açık hale gelebildi.
Bu çalışmada söz konusu raporun hazırlanışında izlenen bilimsel yöntem, hazırlanış süreci ve içeriği ile
ilgili değerlendirmeler yer almaktadır. Raporun içerdiği verilerle ilgili
ayrıntılı değerlendirmelere daha sonra devam edilecektir.
Bu değerlendirmemizde değindiğimiz raporun Gökova ile ilgili
bölümüne Gökova Ekolojik Temelli Bilimsel Araştırma Raporu
linkinden ulaşabilirsiniz.
Raporun Hazırlanmasında
Kullanılan Yöntemle İlgili Eleştiriler
Bilimsel çalışmalarda çok çeşitli yöntemler kullanılır. Hangi yöntemin
seçileceği ise tesadüfi değildir. Yöntem seçimi araştırmacının dünya görüşüne,
ele aldığı konuya, araştırma nesnesine ve en önemlisi de niyetine göre değişir.
Yöntem seçimi aynı zamanda araştırmacının kullanacağı araçların seçimini de
belirler. Raporda Doğal sit alanlarının koruma derecelerinin belirlenmesinde
kullanılan AHP (Analitik Hiyerarşik Proses) bir yöntem değil, bir araçtır.
Arkasında statik veya karşılaştırmalı statik analizlere olanak veren pozitivist
yöntem vardır. Pozitivist yöntem sayısal araçlar kullanarak ulaşılan sonuçları
kesin ve tek doğrular, dolayısıyla da “bilimsel” doğrular olarak sunar. Oysa,
bilimde neyin doğru olduğu, doğruların tekliği ve kesinliği her zaman
tartışmalıdır. Bilim toplumdan ve ideolojilerden bağımsız değildir. Bunlardan
etkilenmeyen nötr bilim ve teknoloji olduğu iddiasının kendisi aslında oldukça
ideolojiktir. Dolayısıyla bu raporla, doğal sit alanlarının
koruma derecelerinin düşürülmesinin bilimsellik
iddiası ile meşrulaştırılması kabul edilemez.
Ekolojik temelli bilimsellik iddiasındaki
bir çalışmanın, olay ve olguları bağlamlarından koparmadan içinde gerçekleştiği
koşullarla birlikte çok boyutlu değerlendirmek, zaman ve mekan içinde değişen
anlamlarını keşfetmeye çalışmak ve elde edilen sonuçları insan toplumlarını da
içeren ekosistemin yararına olacak şekilde kullanmak gibi bir kaygısı
olmalıdır. Böyle bir analizin, doğrudan parçalardan bir ya da daha fazlasına
ayrı ayrı yoğunlaşmak yerine, öncelikle zaman-mekânda değişmekte olan bütünü
göz önüne alması; sonrasında parçalara haksızlık etmeden bütün-parça
ilişkilerini dinamik olarak analiz etmesi gereklidir. Ele alınan konuya
bütünlüklü, çok boyutlu, ilişkisel ve dinamik bir yaklaşım çoğu kez konunun
göründüğü gibi olmadığını, görünenin yanıltıcılığını ortaya çıkarır. Bilim de
bunun için vardır. Söz konusu rapor hazırlanırken bu çok boyutluluk görünüşte
kalmış, statik bir analiz yapılmış, hem nicel hem de nitel bir analiz yapıldığı
iddiasına karşın doğal sit alanlarının koruma kategorilerinin belirlenmesinde
koruma derecelerinin düşürülmesine olanak veren nicel analiz (AHP) esas
alınmıştır. Oysa ele alınan alanların belirlenen özellikleri göz önünde
bulundurulup, AHP’de yapıldığı gibi belli sayısal kriterlere uygunluğuna
bakılmaksızın, saptanan bozulmaların onarımına olanak verecek önlemler
alınarak, koruma alanı hem genişletilebilir
hem de koruma derecesi yükseltilebilirdi. Bu durum raporların
hazırlanmasına dayanak oluşturan Korunan Alanların Tespit, Tescil ve Onayına
İlişkin Usul ve Esaslara İlişkin Yönetmelik’te bulunan (bundan sonra Korunan
Alanlar Yönetmeliği olarak kullanılacaktır) “Korunan alanların doğallığını
muhafaza etmek ve mevcut koruma değerlerinin devamlılığının sağlanması esastır”
Madde 5(l) ve “Ekolojik dengeyi bozacak herhangi bir faaliyete izin verilmez”
Madde 5(k) ilkelerine de uygun olurdu.
Raporun öncelikle eleştirilmesi gereken yanı, kullandığı AHP tekniğinin
taşıdığı etik sorundur. AHP birbirleriyle karmaşık bağlantıları olan canlı ve
cansız varlıkları içeren habitatları ve bunlar içindeki ve üzerindeki süreçleri
birbirleriyle ilişkileri yokmuşçasına parçalayarak, bölünmez habitatlara yapay
sınırlar çizerek, hiyerarşik kategoriler kurarak sayısallaştırır. Doğayı ve
içerdiği varlıkları nesneleştirerek, parçalı ve mekanik bir şekilde betimler.
AHP yöntemi tam da bu mantıkla doğadaki bitki ve hayvan türlerini tek tek
bağlamlarından, bulundukları yaşam zincirinden koparıp çeşitli kategorilere
ayırarak nesneleştirir. Her bir kategoriyi kendi belirlediği önem sırasına göre
ağırlıklandırır. Seçilen alanın koruma derecesi, içerdiği tür sayısının
sokulduğu kategorilere ve bu kategorilerin hesaplamadaki ağırlıklarına göre
belirlenir. Sonuçta ulaşılan sayısal değerlere göre alanın koruma derecesine
karar verilir. Bu da “bilimsel” bir yöntem olarak sunulur. Bu mantıkla farklı kategorilere göre ağırlıklandırılıp, aralarında
hiyerarşi kurulan, canlılardır. Aynı mantıkla devam edilirse nesli küresel ve
ulusal ölçekte tehlike altında olmayan türlerin yaşadığı alanlar çeşitli yatırımlara
açılabilir (nitelikli koruma alanı ise
çadırlı kamp alanı, bungalov ve günübirlik faaliyetler; sürdürülebilir
koruma alanı ise bu liste otel inşasından yerleşim yeri kurmaya kadar uzuyor) ve
oralarda yaşayan canlılar da bir süre sonra bu faaliyetler nedeniyle yok olmaya
başladığında alanın koruma derecesi tekrar düşürülebilir ya da tamamen koruma
kapsamından çıkarılabilir. Bu bir koruma mantığı değil yok etme mantığıdır. Dolayısıyla, doğal alanların koruma
derecelerinin belirlenmesinde en sık kullanılan uluslararası tekniğin AHP olması
rastlantı değildir. Çünkü Dünyada kapitalist sistemin temel kurumlarınca
yaygınlaştırılan sürdürülebilirlik, yeşil ekonomi ve yönetişim söylemleriyle
aslında doğanın farklı boyutları korunmak yerine yeni ve karlı yatırımlara
açılmakta; doğa piyasa siteminin iktisadi aklının içine alınarak
standartlaştırılabilir, ölçülebilir birimlere indirgenmektedir. AHP tam da bunu
yapmaktadır. Böylece belli sayısal standartları sağlamadığı gerekçesiyle koruma
derecesi düşürülerek ele alınan alan yatırımlara açılabilir hale
getirilmektedir.

Doğanın sayısallaştırılması yaşamın sayılarla ölçülmesinin, standardize
edilmesinin getirdiği etik sorun dışında başka etik sorunlara da yol açar.
Sayısallaştırma, araştırmayı yapanı da sorumluluktan kurtarır. Artık
olacaklardan sayılar sorumludur. Ulaşılan sonucun ekolojik açıdan iyi yada kötü
olduğu değil, sayılarla ispatlanmış “kesin” ve “bilimsel” doğrular olduğu iddia
edilebilir. Ahlaki yükünden kurtulan araştırmacı bu durumda kendisini de resmin
bütününü görebilen bir bilim insanı olmaktan, resmin bütününü sorgulayamayan ve
sadece belli teknikleri uygulayabilen bir teknisyen olmaya indirger. Bir başka
etik sorun da sayısallaştırılamayanın korunmaya değer görülmemesidir. Örneğin
belli bir bitkiyi endemik kılan, yetiştiği bölgenin organik ve inorganik yapı
ve süreçlerinin karmaşık ilişkileri sonucu oluşan ortamdır. Bu ortam içindeki o
bitki sayısallaştırılabilirken, ortamı oluşturan karmaşık süreçler ve ilişkiler
sayılara indirgenemediklerinden korunmaları da düşünülmez.
Oysa ekoloji yanlısı bir yaklaşım ilişkisel ve dinamik bir yaklaşımla, öncelikle
habitatları içerdiği ilişki ve süreçleri parçalamadan, bütünselliği içinde ele
alarak bir takım tekniklerle ölçülebilecek kategorilere ayırmazdı. Bu durumda
var olan koruma derecelerini indirmek yerine yükseltmek gerekecekti. Ekoloji
yanlısı bilimsel bir yaklaşım, Gökova bölgesindeki önceki daha yüksek koruma
derecelerine sahip alanların bile sınırlarının, aslında habitat bölünmesine yol
açtığını görüp koruma alanını bu durumu düzeltecek biçimde genişleten bir
yaklaşım benimseyecekti. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Doğal SİT’lerin
tespit edilmesi için belirlediği teknik esaslarda “temel yaklaşım; kritik
türlerin yayılım sınırları esas alınarak alanın tür çeşitliliğinin (flora ve
fauna), habitat özelliklerinin, yayılım ve beslenme alanı sınırlarının tespit
edilmesidir” (s.7) dendiği ve bu
raporlarda habitat bütünlüğünün göz önüne alınması doğal sitlerin genel değerlendirilmesinde
önemli kriterlerden biri olduğu halde (s.15) Dört Mevsim Ekoloji Temelli
Bilimsel Araştırma Raporu’nda bu yapılmamıştır. Bu da raporlar hazırlanırken
kendi iç mantığına bile uyulmadığını gösterir.
Yine ekoloji yanlısı bir
yaklaşım, çalışma yapılan alanda ekolojik açıdan
bir bozulma gördüğünde buranın koruma derecesini düşürmek yerine bu bozulmanın
nedenlerine inerek, onu onaracak, mümkünse eski haline getirecek önlemler
alınmasını sağlayacak şekilde yönetim planları oluşturulmasını
öngörmeliydi. Örneğin, Gökova
doğal sit alanında olumsuz etkilere yol
açan insan kaynaklı etkenler olarak yapılaşma, kaçak avcılık, tarımsal, turizm ve endüstriyel aktiviteler vb. gösterilmiştir.
Bütünsel olarak bakıldığında olumsuz etki düşük olarak saptanmıştır (Tablo 18 )[1]. Bu durumda yapılması gereken, daha fazla bozulmaya yol
açmadan, bu olumsuz baskıyı azaltmaya yönelik önlemlerin alınmasıdır. Oysa
gerçekte, eskiden 1. Derece sit statüsüne sahip çok büyük bir
alanın koruma derecesi düşürülmüş ya da koruma kapsamından çıkarılmıştır. Bu
durum Gökova Doğal Sit Alanının önceki ve Rapor’da önerilen ve onaylanan
haliyle yeni durumunu gösteren aşağıdaki haritalarda açıkça görülmektedir.


Raporda AHP hesaplamaları sonucu doğal sit alanının ağırlıklı olarak nitelikli ve sürdürülebilir koruma özellikleri göstermesine karşın, alanın küçük bir kısmının “Kesin Korunacak Hassas Alan” statüsünde bırakıldığı bir lütuf gibi belirtilmiştir. Gerekçe olarak,
“Gökova Doğal Sit Alanı’nın klimaks safhadaki doğal ormanlık ve makilik kısmı flora, fauna ve ekosistem açısından birlikte değerlendirildiğinde “alan, birçok küresel ve ulusal ölçekte dar yayılışlı türe ev sahipliği yapması, bölgesel ve ulusal ölçekte olağanüstü ekosistemleri barındırması, genel olarak insan etkisinden uzak olması, kendine özgü koruma amaçlarına ters düşecek nitelikteki insan faaliyetlerini bünyesinde bulundurmaması, basit müdahalelerle yönetilebilir özeliklere sahip olması” gibi nedenler göz önüne alındığında incelenen bu doğal alan “Kesin Korunacak Hassas Alan” özelliği taşıyan bir alan olarak değerlendirilmiştir (s.147).
AHP’de çıkan sayısal sonuçlara bakılmaksızın, alanın bütün bu niteliksel özellikleri dikkate alınarak tümüyle Kesin Korunacak Hassas Alan statüsünde olmasının önünde ne engel vardı?
Uygulanan AHP tekniğinin bir başka sakıncası statik olmasıdır. Yani
sadece araştırmanın yapıldığı dönemin verilerine göre belli sayısal kriterlerin
sağlanıp sağlanmadığına bakılarak koruma dereceleri saptanmış, Gökova Bölgesi
ile ilgili daha önce yapılan çok önemli çalışmalar göz önüne alınmamıştır.
Zaman
içindeki değişmelerin göz ardı edilmesi nedeniyle önceki daha yüksek koruma
derecesinin düşürülmesi yeterince gerekçelendirilememiştir. Oysa Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Doğal sit alanlarına ilişkin
Teknik Esaslar raporuna göre,
“Mevcut alanların değerlendirilmesi ve yeniden tespit yapılması için
öncelikle ön inceleme yapılır ve ön değerlendirme raporu düzenlenir. Ön
değerlendirme raporu neticesinde, bilimsel araştırma çalışmasının gerekliliğinin
ortaya konulması durumunda Ekolojik Temelli Bilimsel Araştırma Raporu
yapılır……(s.4). Ekolojik Temelli Bilimsel Araştırma Raporuna ihtiyaç olup
olmadığının belirlenmesi için öncelikle varsa bu alana özgü yapılmış bilimsel
çalışmalardan faydalanılacaktır” (s.8) denmektedir.
Oysa Dört Mevsim Ekolojik Temelli Bilimsel Rapor’dan önce bir ön
değerlendirme raporunun hazırlanıp hazırlanmadığı belli olmadığı gibi, Bölge
ile ilgili önceki bilimsel çalışmalardan yeterince yararlanılmadığı
kaynakçasından anlaşılmaktadır. (Bölge ile ilgili değinilmeyen önemli
çalışmalara ikinci bölümde ayrıntılı olarak yer verilecektir.) Bu durumda
raporda ele alınan alanlar, sadece statik bir biçimde içerdiği türlerin belli
kriterlere uyup uymadığına göre değerlendirilmiş, koruma derecesi düşürülen
alanların bu düşürmeyi gerekçelendirecek biçimde önceki durumuna göre nasıl bir
değişim gösterdiği açıklanmamıştır. Zaman içindeki değişmelerin göz önüne
alınmasını önleyen bu yaklaşım, ele alınan bölgede varsa ekolojik tahribatın nedenlerini
de ortaya çıkarmakta yetersiz kalır. Oysa ekoloji yanlısı bir yaklaşım yukarıda
belirtildiği gibi bozulmanın nedenlerini ortaya çıkarıp bunları gidermeye
yönelik olurdu.
En önemli eleştiri de raporun fırsatçı mantığına yapılmalı. İster dinamik
bir analizle zaman içinde, isterse de statik bir
analizle araştırmanın yapıldığı dönemde olsun, ele alınan alanda niteliksel
ve/veya niceliksel bozulmaların ortaya çıktığı saptandığında yapılması gereken,
nasıl olsa bozulmuş mantığıyla buraların koruma derecesinin düşürülerek yeni
yatırımlara açılması değil, tüm ekosistem için değerli ve yaşamsal öneme sahip
söz konusu habitatlar daha fazla tahribata uğramadan olabildiğince bu tahribatın
önlenmesi için gereken tedbirlerin alınması biçiminde olmalıydı. Öncesinde daha
yüksek koruma derecesine sahip alanların koruma derecesinin düşürülmesi, bu
raporların fırsatçı bir mantıkla hazırlandığına işaret etmektedir. Oysa
bilimsel olma iddiasındaki bir rapor, yatırımcılara yeni yatırım fırsatları
açma kaygısından çok ekosistemin korunması yanlısı olmalıydı. Ancak bu durumda
adına yakışır şekilde “ekolojik temelli” bilimsel rapor olabilirdi.
Biyoçeşitliliğin hızla azaldığı, ormansızlaşmanın hızlandığı, ekolojik
krizin kendisini her zamankinden çok hissettirdiği ve yaşam ortamlarını tahrip ettiğimiz
canlılardan bulaşan virüslerle hayatımızın keskin bir biçimde değiştiği bir
dönemde doğal alanların nitel ya da nicel hiçbir gerekçeyle koruma derecesinin
düşürülmesine izin verilmesi kabul edilemez. Bütün çabaların var olanın
korunmasının ötesinde, doğanın kendisini olabildiği ölçüde yenilemesine,
onarmasına olanak verecek düzenlemeler yapılması yönünde olması elzemdir.
Gökova Raporunun
Hazırlanış Süreci ve İçeriği Hakkında Eleştiriler
Dört Mevsim Ekolojik Temelli Araştırma Raporunun hazırlanış sürecinde katılımcılık, şeffaflık, hesap verebilirlik gibi ilkelere
uyulmamıştır. Aksine raporlar hazırlanırken halk ve ilgili
taraflar haberdar edilmediği gibi yıllarca “sır” olarak tutularak halkın
gözünden kaçırılmıştır.
 |
BİMER'den yapılan bilgi edinme talebine verilen yanıt
|
Akdeniz’in Deniz Ortamı ve Kıyı Bölgesinin Korunması Sözleşmesi
(Barselona) Sözleşmenin Akdenizde Özel Koruma Alanları ve Biyolojik Çeşitliliğe
İlişkin Protokol’ünün 19. Maddesinde;
“KAMUOYUNA AÇILMA, ENFORMASYON, KAMU BİLİNCİ VE EĞİTİM
1. Taraflar, özel koruma alanlarının, sınırlarının, bunlara
uygulanabilir düzenlemelerin tesisi ve korunan türlerin, yaşama
ortamlarının ve bunlara uygulanabilir düzenlemelerin adlandırılması konularında
uygun biçimde kamuoyuna bilgi vereceklerdir.
2. Taraflar kamuoyunu özel koruma alanlarının ve türlerin
menfaati ve değeri ve doğanın esirgenmesi bakış açısından ve diğer bakış
açılarından kazanılabilecek bilimsel bilgilerden haberdar etmeye
çalışacaklardır. Bu tür bilgilerin eğitim programlarında uygun bir yeri olması
gerekir. Taraflar aynı zamanda kamuoylarının ve esirgeme örgütlerinin çevresel
etki değerlendirmesi dahil olmak üzere ilgili alanlarını ve türlerin korunması
için gerekli olan önlemlere katılımını desteklemeye çalışacaklardır.”
denilmektedir.
Gökova Dört Mevsim Bilimsel Temelli Araştırma Projesi ve raporuna
dayanarak bölgenin doğal sit alanlarının tamamının koruma statüleri
değiştirilerek Barselona Sözleşmesinin yukarıdaki maddesi açıkça ihlal
edilmiştir.
Proje sürecinde halkın bilgi alma ve karar alma
süreçlerine katılımı engellenmiştir.
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Muğla Bölgesinde sit alanlarının koruma
derecelerini yeniden değerlendirmesinde dayanak olarak gösterdiği, bir
Gayrimenkul şirketine (Enisa Arsa Arazi Değerlendirme Ofisi) hazırlatılan 'Muğla Dört Mevsim Ekolojik Temelli Bilimsel
Araştırma Raporu adeta bir devlet sırrı gibi kamuoyundan gizlenmiştir.
 |
Muğla Ekolojik Temelli Araştırma Projesinin ihale ile bir Gayrimenkul şirketine verilişinin belgesi
|
Rapor,
bölgede yaşayan birçok yurttaşın anayasal Bilgi Edinme Hakkı çerçevesinde talep
etmesine rağmen kamuoyu ile paylaşılmamıştır. Proje ancak 4 yıl sonra dava
konusu olduğu için görülebilmiştir. Buna karşın Gökova Bölgesi ile ilgili tüm
sit değişiklikleri onaylanmıştır.
 |
Gökova Raporuna Muğla Bölge Komisyonundan verilen onay
|
Raporun Gökova ile ilgili bölümünü değerlendirip onaylayan Tabiat
Varlıklarını Koruma Muğla Bölge Komisyonu'ndaki 7 kişiden 4'ü Çevre ve
Şehircilik Bakanlığı'nın kadrolu çalışanıdır ve Ankara’da görevlidirler. Bu
kişilerin raporu onaylamak üzere Ankara'dan Muğla'ya gönderildiği
anlaşılmaktadır. Raporun onay belgesinde iki komisyon üyesinin ise
'bulunamamış' olduğu belirtiliyor. Raporda imzası olan tek Muğla temsilcisi ise
ÇŞB İl Müdürüdür, yani yine Bakanlığın kendi personelidir. Rapor, yerel hiçbir
kurumun temsilcisine yer verilmeyen bir sözde 'Bölge' komisyonunda Bakanlığın
merkezden görevlendirdiği kişilerce değerlendirilmiş ve onaylanmıştır. Yani
Bakanlık kendi hazırlattığı raporu yine kendisi değerlendirmiştir. Raporun
bölgede (Muğla) değerlendirilme sürecinde Bakanlığın kendi personeli dışında ne
yurttaşların ne yerel yönetimlerin ne de başka
kurumların katılımına izin verilmemiştir. Çok sayıda yurttaşın 'Muğla
Dört Mevsim Ekolojik Temelli Bilimsel Araştırma Raporu'nu BİMER üzerinden talep
etmesine rağmen raporun içeriği çalışmaların devam ettiği gerekçesi ile
paylaşılmamıştır. Ancak söz konusu rapora dayandırılarak Gökova ÖÇK Bölgesi
için sit derecelerinin değişikliği Çevre ve Şehircilik Bakanı tarafından
imzalanarak yürürlüğe girmiştir. Değişikliklerin onayı öncesinde askı süreci
dahi yürütülmemiştir. Raporu Muğla halkından hiç kimse görmeden değişiklikler
yasalaştırılmıştır. Söz konusu rapor, Muğla Çevre
Platformu’nun konuyu Avrupa Parlamentosu’na
taşıması ile Türkiye Hükümetinden resmen talep
edilmesine rağmen AP’ye dahi gönderilmemiştir.
Çevre ile ilgili bir bilimsel raporun böylesine şeffaf olmayan bir süreçte
hazırlanıp onaylanması Barselona Sözleşmesi ve Bilgiye Erişim, Karar Alma
Süreçlerine Katılım ve Çevresel Adalete Erişim Sözleşmesi (Aarhus)’ne
aykırıdır. Türkiye her ne kadar Aarhus Sözleşmesini imzalamamış olsa da Avrupa
Birliği’nin birlik olarak taraf olduğu bu sözleşme Birliğe üye veya aday
ülkelerin tümü için bağlayıcıdır.
Literatür çalışmasında Gökova Bölgesi ile ilgili daha önce
yapılmış bilimsel çalışmaların önemli bir bölümü dikkate alınmamış. Oysa
bölge bir çok çalışmaya konu olmuştur.
Örneğin, aşağıda belirtilen yayınlar raporun kaynakçasında yer
almamaktadır:
Bu çalışmalara yer verilmemiş olması, hazırlanan Gökova Dört Mevsim
Ekolojik Temelli Bilimsel Raporu’ndaki bilimsel verileri daha önceki bilimsel
çalışmalarla karşılaştırma imkanını ortadan kaldırmaktadır. Raporda önceki çalışmalarda ortaya konulan bilimsel verilerle çelişen yeni verilerin ortaya
konulması, raporun bilimselliğine gölge düşürmektedir.
Önceki çalışmalara başvurularak alandaki değişikliklerin göz önüne
alınmaması, bu raporun dayandırıldığı 12 Temmuz 2012’de Resmi Gazetede
yayınlanan Korunan Alanlar Yönetmeliğinde belirtilen “Korunan alanların
statüsünün belirlenmesi ve değerlendirilebilmesi için zamana bağlı değişimleri
ortaya koyan ekolojik süreçler tanımlanır” Madde 5(a) ilkesinin yerine getirilmemesi anlamına
gelmektedir.
Gökova sulak alanında yaşayan ve Bern Sözleşmesi ile koruma altına
alınmış olan, nesli tükenme tehdidi altındaki Su Samuru (Lutra Lutra), bu
raporda hiç söz edilmeyerek yok sayılmış.
Bu durum raporun hazırlanmasında gereken özenin
gösterilmediğine işaret ettiği gibi, raporun kendi kategorileştirmesine bile
uyulmadığını göstermektedir. Çünkü raporun hazırlanmasında kullanılan
kategorileştirmede ve korunan alanlar yönetmeliğinde bir türün nesli tükenme
tehdidi altında olması hassas korumayı gerektirmektedir.
Su samuru ile ilgili aşağıdaki bilimsel çalışmalar, Gökova Dört Mevsim
Ekolojik Temelli Bilimsel Raporu’nda dikkate alınmamıştır:
Bizzat Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na bağlı kurumlar tarafından
yapılan bu projelerle su samurunun bölgedeki varlığı ortaya konmuştur.
Tüm bu çalışmaları dikkate almaksızın, yalnızca birkaç saha ziyareti ile
bu türün artık bu bölgede yaşamadığına nasıl karar verilebilir? Hem de bölgede hala türün varlığına tanıklık eden
insanlar varken. Saha gezisinde bu türe
rastlanmamış olabilir, ancak proje yürütücüleri yerel halk ve sivil toplum
örgütleri ile görüşseydi bu bilgilere kolayca erişebilirlerdi. Kaldı ki,
projenin sahibi olan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın kendisinin yaptığı
bilimsel çalışmalardan haberdar olmaması söz konusu olamaz.
Projede dikkate alınmayan bölgedeki su samurlarının varlığına dair daha önce yapılmış bilimsel çalışmalardan
birisi olan Su Samurunun (Lutra lutra) Muğla Çevresinde Yayılışı başlıklı çalışmada izlenen yöntemle ilgili şu ifade yer alıyor:
"Çevre Bakanlığı
Özel Çevre Koruma Müdürlüğü ile Muğla Üniversitesi arasında yapılan‚ Gökova-Akyaka Özel Çevre Koruma Bölgesi'ndeki azmaklarda yaşayan su samurları
(Lutra lutra)'nın mevcut durumlarının araştırılması ve koruma stratejilerinin
belirlenmesi Projesi‚ protokolü gereği Haziran 1998 - Ağustos 1999 tarihleri
arasında Akyaka Kadın Azmağı'na ekip halinde gidildi. Burada su samurlarının
yaşadığı yerler tespit edilerek 4 istasyon seçildi. Bu istasyonlarda belirli
aralıklarla dışkı toplandı ve analiz ettirildi.
Ayrıca su samurları
gece aktif olduğundan araştırma süresince 7 kez (1 - 3 gün) saat 19.00 - 07.00
arası belirlenen istasyonlarda gözlem yapıldı. Su samurlarının çıkardıkları
sesler dinlendi. Fotoğrafları çekilmeye çalışıldı."
Bakanlığın kendisinin Muğla
Üniversitesi ile birlikte yaptığı ve nedense Gökova Dört Mevsim Ekolojik
Temelli Bilimsel Araştırma Projesinde yer verilmeyen bu bilimsel çalışmadan, su
samurunun varlığının izlenebilmesi için aslında uzun süre geceleri de saha
çalışması yapılması gerektiğini öğreniyoruz.
Akıllara şu soru geliyor: su samurundan hiç söz etmeyerek bir anlamda
yok olduğuna hükmeden bilim insanları neden
meslektaşlarının yöntemini izleyerek geceleri de istasyon çalışmaları yapmamışlardır?
Düşündürücü olan
diğer nokta, yapısı ve mevzuatı değiştirilmeden önce Çevre Bakanlığı’na bağlı,
nispeten özerk bir kurum olarak çalışan ÖÇKK su samurlarının mevcut durumlarının
araştırılması ve koruma stratejilerinin belirlenmesi için bir üniversite ile işbirliği
içinde proje yürütebiliyordu. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ihdas edilip ÖÇKK
özerkliği yok edilerek bu Bakanlığa bağlı bir bürokratik yapıya
dönüştürüldükten sonra bu tür çalışmalar artık Bakanlık tarafından hizmet satın
alımı şeklinde ihale ile yapılır hale geldi. Bu dönüşümün sonucunda artık
ekolojik temelli bilimsel çalışmalar adeta asıl niyeti açık eder biçimde bir
gayrimenkul şirketine ihale edilebiliyor, o şirketin yaptırdığı yukarıda
örneklediğimiz gibi bilimsel ciddiyetle bağdaşmayan çalışma ile su samurlarının
yaşam alanları "modifiye alan" olarak sınıflandırılıp uluslararası
sözleşmeler gereği korunması gerekirken yok ediliyor.
Gökova Bölgesinde var olduğu bildirilen ve Bern Sözleşmesi ile koruma altına alınmış bu türden daha
önce yapılmış bu çalışmalar varken hiç söz etmemek projenin biyolojik
çeşitliliği koruma saiki ile yapılmadığını ortaya koyar ve bilimselliğini
sorgulanır kılar. Yine Korunan Alanlar Yönetmeliğinin “Doğrudan ve dolaylı
çevresel etkilere karşı hassas tür ve habitatları içeren duyarlı alanlara
öncelikli olarak koruma statüsü verilir”. Madde 5(d) ilkesine de uyulmamıştır.
Raporda insan etkisi ile doğallığını kaybetmiş alanlar “Modifiye
Alanlar” şeklinde sınıflandırılarak
korumaya değer alan konumunun dışına çıkarılmış.
Önceki birçok bilimsel çalışmada Gökova 1. Derece Doğal Sit Alanlarının
turizm baskısı nedeni ile doğal yapısını yitirme tehlikesi altında olduğu ve
tehlikenin önüne geçilmesi için yönetim planları oluşturulması gerektiği
raporlanmıştır. Hal böyle iken Gökova Ekolojik Temelli Bilimsel Araştırma
Raporunda tehdit altında olan alanların korunmasına yönelik bir çalışma öngörülmemiş.
Tam tersine, bu alanlar “Modifiye Alanlar” olarak sınıflandırılarak “..alanın
doğallığı özellikle modifiye alanlarda ve yerleşim yerlerinde tamamen ortadan
kalkmıştır” deniliyor. Yani bu alanların doğal alan statüsünden tamamen
çıkarıldığı anlaşılıyor.
 |
Gökova Ekolojik Temelli Bilimsel Araştırma Raporunda doğallık kriterleri
|
Korumayı değil kullanmayı öncelikleyen bu yaklaşım da projenin doğayı
koruma saiki ile yapılmadığını ortaya koyuyor. Su Samuru örneğinde olduğu gibi,
Bern Sözleşmesi ile koruma altında olan bir türün yaşam alanı, insan baskısına
karşı korunmak yerine modifiye alan olarak tanımlanarak tamamen yok olmaya
mahkûm edilmektedir. Doğal yapının geri dönüşü olmayacak şekilde kaybedildiği
vurgusu ile gelecekte bu alanın geri kazanılması yönünde yapılacak çalışmaların
da önü kesilmiş oluyor.
Bu durum koruma alanları yönetmeliğinin “Korunan alanların doğallığını
muhafaza etmek ve mevcut koruma değerlerinin devamlılığının sağlanması esastır”
Madde 5(l); ve Korunan alanlarda bozulmuş ya da bozulmaya yüz tutmuş ekosistem
ve habitatların onarılması, ekolojik rehabilitasyonu, ekolojik
restorasyonu yapılır.” Madde 5(h) ilkelerine de aykırıdır.
Doğal eşikler Doğal Sit Alanlarını daha iyi korumak için değil,
koruma dışına çıkarmak için dikkate alınmış.
Raporun sonuç bölümünde doğal sit alanlarının doğal eşiklere oturtulması
ile karasal doğal sit alanlarının büyüklüğünde daralma olduğu belirtiliyor.
Literatür çalışması yapıldığı belirtilmesine rağmen, bizzat Çevre ve
Şehircilik Bakanlığı’nın ana paydaşı olduğu SMAP III Gökova Projesinin bilimsel
çıktılarına kaynakça bölümünde yer verilmediğini
görüyoruz. Bu önemli AB Projesinin çıktılarından birisi olan Gökova İç Körfezinde Tarımsal ve Ev Kaynaklı
Kirlilik Raporunda
Gökova Ovasını sulayan ve bir kısmı ÖÇK Bölgesi sınırları dışında kalan Çay
Deresi havzasının aslında doğal bir bütünlük arz ettiği, su havzasının gıda
ve çevre güvenliğinin sağlanması gerektiği, bunun için de su yönetimi
yapılmasının gerekli olduğundan söz ediliyor (bkz a.g.e, sayfa 41). Gıda
ve çevre güvenliğini sağlamak için havza yönetimi anlayışıyla yer altı ve yer
üstü su kirliliği izleme çalışmaları yapılması gerektiği, Gökova ÖÇK
Bölgesinin sınırının hemen dışında yer alan taş ocaklarının
faaliyetlerinin Gökova ÖÇK Bölgesine zarar verdiği, bunların faaliyetlerinin
durdurulması gerektiği bu raporda yer alıyor.
Eğer bu bilimsel çalışma dikkate alınmış olsa idi, önerildiği gibi Gökova
ÖÇK Bölgesi sınırının “doğal eşik” kriterine uygun olarak tüm Çay Deresi
havzasını koruyacak şekilde genişletilmesi gerekirdi. Ancak tam tersine, koruma
alanının doğal eşik sınırlarına genişletilmesi bir kenara, bu bölgenin koruma
statüsü tamamen kaldırılmış. Bırakınız su havzasının bir bütün olarak
korunmasını, Çay Deresi Havzası ile birlikte Gökova Mahallesi ekolojik
değer olmaktan tamamen çıkartılmıştır. Böylece Gökova ÖÇKB’yi zehirleyen,
bölgedeki zeytinlikleri, ormanları, su havzasını yok eden taş ocaklarının
faaliyetlerinin meşrulaştırılmak istendiği çok açıktır. Yani ekolojik
temelli değil, açıkça rant temelli bir “doğal eşik” çalışması yapıldığı
anlaşılmaktadır.
Bu durum koruma alanlarına ilişkin yönetmeliğe de uymamaktadır. Bu
yönetmeliğe göre: “Korunan alanların içinde ve birbiriyle ilişkili korunan
alanlar arasında, ekolojik koridorlar tesis edilir”. Madde5(g) ve korunan alanlarda ekosistem işlevlerinin
sürekliliğini amaçlayan yönetim planı çalışmaları yapılır Madde 5 (f)
ilkelerine aykırıdır.
Rapor, Doğa Koruma Alanlarının korunması ile ilgili uygulamadaki
zaaflara değinmiyor, daha iyi koruma ile ilgili hiçbir öneri getirmiyor.
Mevcut durumun fotoğrafını çekme iddiasında bulunan bir çalışmada koruma
ile ilgili yaşanan sorunların da irdelenmesi, eksikliklerin raporlanması
beklenirdi. Ne yazık ki bu tür
sorunlara hiç değinilmiyor.
Ekolojik temelli bilimsel bir çalışmadan, doğa koruma mevzuatı ile
ilgili eksikliklerin de belirlenmiş
olması ve giderilmesi için
öneriler getirilmiş olması beklenirdi. Örneğin, Türkiye Barselona Sözleşmesi’ne
taraf olmakla birlikte sözleşmenin yedi protokolünden birisi olan Akdeniz’de Bütünleşik Kıyı Alanları
Yönetimi Protokolü’nü (ICZM) imzalamamıştır. Bu eksiklik, Gökova’da olduğu
gibi biyolojik çeşitlilik açısından zengin kıyı ekosistemleri için yönetim
planlarının oluşturularak etkili yönetilmesinde zafiyet oluşturmaktadır. SMAP
III Gökova Bütünleşik Kıyı Alanları Yönetim Projesi tam da bu nedenle sonuca
ulaşamamış, projenin sonuç raporunda da mevzuattaki eksikliklere dikkat
çekilmiştir.
Sonuç:
Yukarıdaki saptamalar, Gökova Dört Mevsim Ekolojik Temelli Bilimsel
Araştırma Raporu’nun biyolojik çeşitliliği koruma niyeti ile hazırlanmadığını
ortaya koyuyor. Halkın katılımını dışlayarak, şeffaf ve katılımcı olmayan
hazırlanış şekli ile bu proje, Türkiye’nin biyolojik çeşitliliğin korunması yönünde taraf
olduğu birçok uluslararası sözleşmeyi de ihlal ediyor. Eğer uluslararası sözleşmelerin
öngördüğü gibi katılımcı ve şeffaf bir proje çalışması yürütülse idi, yerel
paydaşların katkısı ile eksikleri giderilebilir ve doğal yaşam alanları için
koruma statülerini düşürmek ya da ortadan kaldırmak yerine daha iyi koruma
sağlayan bir rapor hazırlanabilirdi. Kamuoyundan gizleyerek yapılan bu çalışmada,
daha en başından kamunun değil yalnızca proje sahiplerinin amaçlarına uygun
sonuçlar çıkarmanın hedeflediği anlaşılıyor. Yoksa bir bilimsel çalışma neden
kamuoyundan gizlenmek istenebilir?
Aslında 18 Ekim 2017 tarihinde Gökova Bölgesi Sit Değişikliklerinin
onaylanması üzerine Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü’nün Bodrum’da
düzenlediği bilgilendirme toplantısında Genel Müdür Kemalettin Tekinsoy’un bir soruya verdiği cevap itiraf niteliğindeydi. Sit alanlarını yeniden değerlendirme çalışması tüm Muğla için yapılmasına rağmen neden yalnızca Gökova bölümünün onaylandığı sorusuna Tekinsoy şu şekilde cevap vermişti: “Gökova ÖÇKB içinde bulunan Okluk
Koyu’nda Cumhurbaşkanımızın konutunun inşaatı söz konusu. Bu inşaatın bir an önce
başlayabilmesi için Gökova bölümünü öne aldık, diğer bölümleri de sırası
geldiğinde onaylayacağız”. Okluk Koyu 1.
Derece Doğal Sit Alanı iken mümkün olmayan bu inşaatın bir an önce
başlayabilmesi için Gökova Raporu apar topar onaylanmıştı. Ne yazık ki uluslararası
sözleşmelerle korunan bu bölgede on binlerce ağaç kesilerek, yurttaşların
arazileri kamulaştırılarak gerçekleştirilen bu inşaat ile hem karasal hem
denizel ekosistemler tekrar geri gelmemek üzere yok edildi. Yalnızca bu örnek
bile kararların bilimsel çalışma yapılmadan çok önce verildiğini, bir
gayrimenkul şirketine hizmet satın alımı şeklinde yaptırılan 'Muğla Dört Mevsim
Ekolojik Temelli Bilimsel Araştırma Raporu'nun da bu kararlar doğrultusunda
adrese teslim ısmarlama bir iş olduğunu gösteriyor. Politik kararlar doğrultusunda
bilim ne yazık ki araçsallaştırılmıştır.
 |
Koruma statüsü düşürülerek başlatılan Okluk'taki Cumhurbaşkanlığı konutu inşaatı
|
Bu değerlendirme çalışmamızda Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Türkiye
genelinde aynı yöntemle yürüttüğü Dört Mevsim Ekolojik Temelli Bilimsel
Araştırma çalışmalarının yalnızca Gökova bölümünü irdeledik. Bilimsellik, ekoloji,
ulusal ve uluslararası mevzuat açısından yaptığımız bu değerlendirme vahim bir
tablo ortaya koyuyor. Doğal sit alanlarının yeniden değerlendirilmesi yalnızca Muğla için değil, ülke geneli için yapıldığı düşünüldüğünde, aynı bilimsel ciddiyetsizlik, gizlilik, hak ve hukuk
tanımazlığın diğer bölgelerde de tekrarlandığını söyleyebiliriz. Sonuç olarak ülkemizin tüm doğa koruma
alanları yatırımcılara hızlı rant sağlamak adına büyük bir betonlaşma tehdidi
altına girmiştir. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nı, ülkemizin
ekolojik değerleri daha fazla tahrip edilmeden doğal sit alanlarının yeniden
değerlendirilmesinden vazgeçmeye, doğayı, yurdunu seven tüm yurttaşlarımızı, bilim,
yerel yönetim ve sivil toplum kuruluşlarını bu ekolojik yıkım projesine karşı
birlikte mücadele etmeye çağırıyoruz.
Muğla Çevre Platformu Gökova Meclisi