7 Ekim 2011 Cuma

Başkan Babamızın Sonbaharı

(Başlık Gabriel Garcia Marquez’in aynı isimli romanından alınmıştır)

Efendim, malumunuz Akyaka Kent Konseyi (AKK) 25 Eylül 2011 tarihinde bir genel kurul toplantısı yaptı, yeni başkan ve yürütme kurulu seçildi. Aslında bütün mevzunun bu olduğu ve kısa bir haberle aktarılmasının yeterli olacağı sıradan bir olaydı. Ama bu toplantı demokrasi anlayışımız üzerinde uzuuun uzun düşünmemizi gerektiren epeyce sıradışı olaylara sahne oldu. Bir çok dostumuzdan bu yaşananların Türkiye için oldukça sıradan, alışılmış, kanıksanmış hadiseler olduğunu, şaşıracak bir durum olmadığını duyduk…Ne yazık ki haklılar…

Sıradışılıkları aktarmaya bu yazı için seçtiğim başlık ile başlayayım. Malum mevsim itibarı ile sonbaharda bir sıradışılık yok ama “başkan babamız” üzerinde biraz durmamız gerekiyor. Başkan bildiğimiz belediye başkanı, Akyaka’nın…Babalık meselesi şöyle oldu; Genel kurul toplantısı gündem ve tüzük gereği kent konseyi başkanının açılışı ile (o zat ben oluyordum) başlayacakken birdenbire belediye başkanının sahne alıp kendini “değerli Akyakalılar”ın babası ilan etmesi ile başladı. Toplantı belediye toplantısı olmadığı gibi gündemde belediye başkanının babalık meselesi de yoktu… Neyse başkanımızın derdini hemen anlayabildik; genel kurul üyeliği için çok sayıda yeni üye kaydettirilmiş ve tüzük gereği yeni üyeler  toplantıda oy kullanamayacakları için  kendini hepimizin babası ilan edip tüzüğü boşvermemizi ve babamızın sesine kulak vermemizi,  bu yeni üyelerin “mağdur” olmaması için oy kullanabilmelerini talep ediyordu. Tüzüğün ve büzüğün birbirine karıştığı bir andı…

Belediye başkanı uzun süredir rahatsız olduğu kent konseyi yönetimini etrafta ifade ettiği şekli ile “devirmeye” karar vermiş, bu konuda bir kampanya başlatmış ve konseyin yönetimine kendisini her icraatında alkışlayacak bir yönetim oluşturmak için müthiş bir kararlılıkla çalışmaya başlamıştı. 

Peki  belediye başkanını bu kadar öfkelendiren ve demokratik süreçlere müdahele etmeye yönlendiren neydi ?  Kent konseyi Akyaka için kötü niyetli çalışmalar mı yapıyordu ? Kuruluş amaçlarına aykırı mı çalışıyordu, başarısız mıydı? Konseyin iki yıldır sürdürdüğü çalışmalar vicdanı olan her Akyakalı tarafından takdir ediliyorken, çalışmaları başarılı bulunduğu için ulusal ve uluslararası düzeydeki toplantılara katkı sağlamak üzere davet ediliyorken, üstelik bunları belediyeden hiçbir katkı almadan, gönüllü çalışmalarla başarıyorken başarısızlıktan sözedilebilir miydi?

Sorun kötü niyet ya da başarısızlık değildi. Sorun, AKK’nın belediye yönetiminin belde halkının kendi yaşamları ile ilgili aldığı kararlara katılmasına aracılık etmeye çalışmasıydı. Konseyinin bu görev anlayışı ile çalışması doğaldı, çünkü kent konseylerinin kuruluş amacı tam da buydu. Akyaka Kent Konseyi bu yönde birçok olumlu adımın atılmasına katkı sağlamıştı. Öncelikle tüzük değişikliğine giderek kent konseyi yönetiminde belediye başkanı ve belediye meclis üyelerinin yer alamayacağı maddesini ekledi. Türkiye’de birçok kent konseyinin belediye yönetimlerinin vesayeti altında bağımsız ve eleştirel tavır geliştiremedikleri düşünüldüğünde bu değişiklik çok önemliydi.

Yerel seçimler öncesinde tüm başkan adaylarının birlikte imzaladıkları  Akyaka Yerel Yönetim İlkeleri’nin hazırlanmasına ön ayak olmuş, sonrasında da bu sözleşmenin takipçisi olmuştu.  Sürdürülebilir bir kent yaşamına ulaşabilmek için oluşturulan olan Akyaka Vizyonu’na sahip çıkmış ve vizyonun gerçekleşmesi için belediyeyi teşvik etmiş, destek olmaya çalışmıştı. Vizyona ulaşmak için çok iyi bir planlama gerektiğinin farkında olarak belediyenin Stratejik Planını önemsemişti. Bunu da yeterli görmeyerek  eylem planlarının bir çerçeve programa oturtulmasının sürdürülebilir kent yönetimi için çok yerinde olacağını düşünmüş, ve Cittaslow - Uluslararası Yavaş Kentler Birliği’ne üyelik için çalışmalar yapmayı önermiş ve belediye yönetimi de kabul etmişti. Kent konseyi özverili çalışan gönüllüleri ile bu süreci başarı ile tamamlamış ve sonunda Akyaka örgütün üyeliğine kabul edilmişti.

Sözleşmeler, çerçeve programları, Cittaslow derken AKK biraz daha ileri giderek  bir şey daha talep etmişti, Akyaka Belediyesinde yönetim etiğinin oluşturulmasını: şeffaf, katılımcı  ve hesap verebilir bir yönetim anlayışının geçerli kılınmasını… Çünkü  Akyaka sıradan bir belde değildi, doğanın cömertce sunduğu birçok güzelliğe sahipti ve oluşturduğu vizyon,  ancak bu şekilde bir yönetim anlayışı ile gerçekleştirilebilirdi. En önemli zenginliği olan, biyolojik çeşitlilik ve özgün mimarinin korunabilmesi ve sürdürülebilir bir kent yaşamı  oluşturabilmek için yapılan onca çalışmanın sonuca ulaşabilmesi için bu etiğin oluşması gerektiğini söylemişti . Israrla…

AKK katılımcılık konusunun kurumsallaşması yönünde bir adım daha atarak Yavaş Kent üyeliği onaylandıktan sonra başlayan yeni süreçte tüm yerel paydaşların içinde yer alacağı bir ortak çalışma platformu kuruluması için çalışmışt. Cittaslow Yönlendirme Komitesi adı ile kurulan bu komitenin çalışma yönergesinin hazırlanmasına da öncülük etmişti. Oluşturulan  yönerge belediye yönetimi de dahil tüm paydaşların imzası ile yeni bir taahhüte dönüştürülmüştü.  Buna göre, artık Akyaka’nın geleceği ile ilgili kararlar tek başına belediye yönetimi tarafından değil, Akyakalıların katılımı ile, ORTAK AKIL ile birlikte alınacaktı. Cittaslow kriterlerini yerine getirmek için eylem planları birlikte oluşturulacak, paydaşlar planların gerçekleştirilmesinde, izleme ve değerlendirilmesinde de sorumluluk alacaktı. Bu, belediye yönetiminin asli görevlerini yerine getirmede çok önemli bir rahatlama getirecekti; belediye yönetimi artık hizmet kalitesini arttırmaya yoğunlaşabilecekti, çünkü kararlara sahip çıkan güçlü bir sivil toplum ile birlikte çalışıyor olacaktı.

Buraya kadar okuyan dostlar içlerinden, vay canına Akyaka’da ne güzel şeyler olmuş, oluyor diyeceklerdir. Dediklerini biliyorum, çünkü biz bunları yapmaya çalışırken Türkiye’nin birçok yerindeki kent konseyleri ve sivil toplum örgütlerindeki dostlarımız çalışmalarımızı ilgiyle takip ediyor ve bizi yürekten destekliyorlardı. Başarılı olmamızı, Türkiye’de mücadelesi verilen katılımcı demokrasi anlayışına güzel bir örnek oluşturmamızı diliyorlardı. Telefonları ile, e-postaları ile desteklerini esirgemiyorlardı. Sağolsunlar… Gerçekten umutlu olmak için çok şey vardı.

Ama bir demokrasi cennetinde yaşamadığımızı da biliyorduk. Şimdi madalyonun diğer yüzünde neler olduğuna bakalım.

Diğer tarafta belediye yönetimi de Akyaka Vizyonu’nu nerdeyse dağa taşa yazarak güya bu vizyona sahip çıktığını söylerken, katılımcı bir süreçte hazırlanan stratejik planı rafa kaldırmış ve plana uygun çalışmak meclisin hiçbir şekilde gündeminde olmamıştı. Kent konseyi plan döneminin sonuna gelindiğinde hazırladığı stratejik plan değerlendirme raporu ile bu durumu ortaya koymuş ve belediye yönetimine sunmuştu. Planlama ile uygulama arasında olağanüstü uyumsuzluklar vardı, bütçe harcamaları büyük ölçüde plandışı bir keyfiyet içinde yapılmıştı.  Ne yazık ki bu dönemin değerlendirmesi belediye yönetimi tarafından  yapılmadan ortaya hemen yeni dönem planı çıkartılmıştı. Böylece, eski dönemi unutun artık ortada yeni plan var deniyordu. Kent konseyi, eski dönemin değerlendirilmesi yapılmadan, hatalardan dersler çıkartılmadan, üstelik halkın tamamen devredışı bırakıldığı bir süreçte yeni dönem planının yapılmasının kabul edilemez olduğunu belediye yönetimine bildirmişti.

Diğer yandan kent konseyi beldenin sorunları ile yüzleşmek için “Sorunlarımızı Görelimfotoğraf kampanyasını yürütmüş, oluşturduğu çalışma grupları ile Akyakalıların gönderdikleri fotoğrafların temel alındığı raporlar hazırlamıştı. En önemli sorun çevre tahribatlarıydı ve  özellikle Kadın Azmağı üzerinde yoğunlaşıyordu. Çöp ve geridönüşümlü atıkların toplanması diğer bir önemli sorundu…Gittikçe artan araç trafiği nedeni ile caddeler yaya dostu olmaktan  çıkıyordu…Akyakanın peyzaj çalışmalarına ihtiyacı vardı…Tüm bu sorunlarla ilgili değerlendirmeleri ve çözüm önerilerini belediye yönetimine sunuyorduk…

Belediye meclisi toplantılarına katılmayı çok önemsiyorduk, çünkü halkın gündeminin belediye yönetimine taşınması ve bunların takip edilmesi gerekiyordu. Katıldığımız toplantılarda çevre tahribatlarından, özensiz ve plansız çalışmalar sonucunda kötüleşen yaşam kalitesinden söz ediyorduk ve bunlarla ilgili önlem alınmasını talep ediyorduk.

Kent konseyinin açıklıkla yürüttüğü ve Akyakalılarla paylaştığı tüm bu çalışmalar belediye yönetimi tarafından hoş karşılanmıyordu. Öyle ki, belediye başkanı kent konseyine gönderdiği bir mektupla konseyin web sitesinde yayınlanan yazıların, belgelerin yayından kaldırılmasını bile talep etmişti. Elektronik bültenlerimizden rahatsızdı. Ağustos ayında katıldığımız son meclis toplantısında Azmak tahribatlarının, belediyenin açtığı ve adeta bir ölüm tuzağı olarak ortalık yerde duran çukurun kapatılması konusunun görüşülmesinin gündeme alınmasında ısrar ettiğimizde toplantıyı terk etmemizi isteyerek varlığımızdan rahatsız olduğunu artık açık olarak ortaya koymuştu. Belediye başkanı bu toplantıda rahatsızlığını kişiselleştirerek bu sorunları gündeme getirmekle ilerde belediye başkanı olmaya niyetlendiğimi, bu yüzden politik gösteri yaptığımı söyleyebildi.  Belediye başkanı aslında  güzel yurdumuzda birçok muktedirin uykularını kaçıran ortak karabasanı deşifre ediyordu farkında olmadan, birgün iktidarı bırakmak zorunda kalmak…Çevre, insan sağlığı, can güvenliği, yaşam kalitesi, bunlar teferruattı…

Belediye başkanı kısaca kent konseyinin eleştirel tutumundan rahatsızdı. Belli ki belediye yönetimi ile iyi geçinecek, hesap sormayacak, şeffaflık talep etmeyecek, aldığı kararlara vatandaşı karıştırmayacak ve çalışma gündemini kendisinin belirleyeceği bir kent konseyini tercih ediyordu.

Sonuç olarak kent konseyi Akyakalıların ortak aklı olmaya çalışırken, belediye başkanı açısından artık ele geçirilmesi gereken, vesayet altına alınması gereken bir iktidar alanına dönüşmüştü.  “Başkan babamız” kendisine itaat edecek “evlatlar” istiyordu. Akyakalıların belediyenin kalitesiz “hizmetlerinden” ve keyfi uygulamalarından canı burnuna gelmişken, işi gücü bırakıp kent konseyi yönetimini devirmek için çalışmalara başladı.

Bir belediye başkanı üzerine vazife olmayan bir konuda müthiş bir rahatlıkla, açıkça bir kampanya yürütebildi.  Desteklediği aday ile birlikte üyeleri telefonla aramaktan, ziyaret etmekten ve kent konseyinin varolan yönetiminin gitmesi gerektiğini, bu yüzden kendi desteklediği adaya oy istemekten çekinmedi. Bazı Akyakalılara göre başkan belediye seçimlerinde bu kadar aktif çalışmamıştı. Hatta Akyaka uzun zamandır almadığı hizmetleri almaya başlamıştı, mesela aylardır doğaya akan kanalizasyon kongre sabahı alelacele toprakla kapatılmıştı. Genel kurul toplantısına her türlü tüzüğe aykırı talepler belli ki çok ayrıntılı çalışılmış ve gündeme getirilmişti. Ne yapıp edip bu maç alınacaktı…Ve başarıldı…

Şimdi “devrilmiş” konsey yönetiminin başkanı olarak son birkaç şey söylemek istiyorum.  Başkanlık seçiminin ikinci turunda adaylıktan çekilme kararımın birçok üyeyi üzdüğünü biliyorum. Öncelikle kendilerini hayal kırıklığına uğrattığım için ben de üzgünüm. Ancak neredeyse 6 saat süren ve yaşamımın hçbir döneminde tanık olmadığım böylesi bir iktidar hırsının nesnesi durumuna gelmek benim için çok fazlaydı. Kurulması için onca mücadele vermiş, emek harcamış birisi olarak kent konseyini hiçbir zaman bir iktidar savaşının alanı olarak düşünmemiştim. Ayrıca kent konseyi başkanlığı kendi adıma bir “kariyer” alanı hiç değildi. Kent konseyini ortak aklın oluşabileceği bir alan olarak görmüştüm, her ne kadar Türkiye’de bu anlamda olumlu örnek fazla olmasa da… Salonun savaş hali, benim açımdan zaten çoktan kaybedilmiş bir hayalin resmiydi.  Kongre öncesinde bir dönem daha başkanlık yapmak istemediğimi ve kan değişiminin gerektiğini düşündüğümü zaten çevremdeki arkadaşlar biliyorlardı.  Kent konseyi kuruluş amacına uygun çalışmak üzere sorumluluk alacak herhangi bir üyenin başkanlığında devam etmeliydi. Ama ortaya çıkan tek adayın belediye başkanı ile birlikte yürüttüğü kampanya ile amacını ortaya koyması ile seçim kent konseyi açısında bir varoluş mücadelesine dönüşmüştü. Kent konseyi belediye vesayetinde değil, bağımsız hareket ederek bu kadar çalışmayı başarabilmişti ve öyle de devam etmeliydi.  Başlatılan çalışmaların bu anlayışla devam etmesini isteyen arkadaşlar arasında başka aday olmayınca çalışmaların sonuca ulaşması için bir dönem daha devam etmeye ikna olmuştum. Ama genel kurul toplantısında belediye başkanının öncülüğünde organize edilen ve sahnelenen çirkinlikler, hiçbir kural tanımayan, kazanmak için herşeyin mübah sayıldığı bir maç havasına sokulan başkanlık seçiminin bir parçası durumuna düşmek kendi adıma utanç vericiydi. Bu yapı içinde seçilsem dahi, ne başkan olarak ne de yürütme kurulu üyesi olarak çalışmaya devam edemeyeceğimi anladım ve adaylıktan çekildim.  

Bu mücadelenin bittiği anlamına gelmiyor. Kent konseyi demokratik bir yerel yönetim anlayışını hakim kılmak için yararlanılacak araçlardan yalnızca birisi olabilir. Kent konseyi ile olmuyorsa başka araçlarla sesimizi yükseltiriz ve demokrasi mücadelesi devam eder. ”Muktedirlerin” Akyaka’da bize dayattığı, yaşamak zorunda bıraktığı bu kötü hayatı kabul etmiyeceğiz ve buna karşı kesmeye çalıştıkları sesimizi bundan böyle daha özgürce yükselteceğiz. 2011 yılı dünyanın birçok yerinde insanların yaşamlarına hükmeden totaliter anlayışları birer birer bertaraf ettiği, “baharların” yaşandığı bir yıl. Akyaka’da da sonunda aklın, vicdanın ve sevginin kazanacağı bir baharın yaşanacağına tüm yüreğimle inanıyorum.  Yaşam kalitemizi, doğamızı bozan, belde halkının vergileri ile oluşturulan bütçeyi keyfince harcayan ve hesap vermeye yanaşmayan bu  "kara düzen" yerel yönetim anlayışı çoktan miyadını doldurdu ve sürdürülebilir olmaktan çıktı. Artık yönetim etiğinin kurumsallaştığı, şeffaf, hesap verebilir ve katılımcı bir anlayışın hakim kılındığı köklü bir değişiklik zorunlu hale geldi. Bunun için de bunları daha fazla talep etmemiz, sesimizi daha fazla yükseltmemiz ve daha fazla hesap sormamız gerekiyor. Bu yolda çalışacak herkesin, her kurumun yolunun açık olmasını diliyorum.

Serdar Denktaş

3 yorum:

  1. Yukarıda yazılanların yüzleşmek zorunda olduğumuz çok üzücü gerçekler olduğunu düşünüyorum. Üzücü olan ne? "Daha olmamış (ham) olduğumuz gerçeği". Maalesef durum apaçık bu: daha çoook var... Üniversiteler, belediyeler, kooperatifler, aklınıza gelen tüm kurumlar sahip olduğu gücü bırakmak istemeyen, hatta paylaşmak istemeyen, açıklama yapmak istemeyen sözümona "yönetici" takımıyla dolu. Durum böyle olunca Sn. Serdar Denktaş'ın yazdığı gibi, çevresinde kendisine kayıtsız şartsız itaat edecek evlatlar aramaları çok normal. Zira "koyun" kimliğini benimseyenlerin sayısı da az değil. Kimi cehaletten, kimi memnuniyetten besliyor bu düzeni. Elini taşın altına koymaya yeltenen idealistlerin ömrü ise çok kısa oluyor. Mücadelenin şekli öylesine "çiğ" ki böylesi bir yozluk içinde savaşacak delikanlı bulmak nerdeyse imkansız. Öte yandan bu işlerin bir kaç idealistin işi olamayacağını da anlamamız gerekiyor. Belki de oyun kuralına göre oynanmalı ve demokrasinin gereği (kazığı mı desek) kelle hesabını göz ardı etmemeli. Olaya dışarıdan bakan biri olarak gördüğüm şu:Türkiye'nin ve dünyanın sayılı üniversitelerinden birinden mezun(ODTU- Bilgisayar Mühendisliği), Avrupa'da yüksek lisans yapmış, hatta uzun yıllar yaşamış, bir süre bir üniversitede öğretim görevlisi olarak çalışmış, kültürlü, demokrat bir aydın 2500 nüfuslu doğa harikası bir yere yerleşmiş ve oraya birşeyler vermeye, faydalı olmaya çalışıyor. Eee? Sorun nerede? Sanırım bunun cevabını yukarıdaki yazıyı ve bu yorumu okuyan herkes çok iyi biliyor...Okumayan, okumak istemeyen, keyfi gıcır, parası bol ya da geçim mücadelesi veren, çevreyi umursamayan ya da umursuyor gibi görünen fakat o ya da bu nedenle bir bok yapmayanlar sonucu belirliyor. İş yığınlarda...O yüzden kelle hesabı yapan işi götürüyor. Galiba sığ bir yorum oldu ama olayın kendisi sığ. Hem ne demişer? Kel başa şimşir tarak!

    YanıtlaSil
  2. Uzaktan davulun sesi hoş gelir, burada yazacağım herşey bu kategoriye girer zira 4 yıldır artık Akyaka'lı değilim ve çok takdir ettiğim Akyaka Kent Konseyi'nin hiç bir aşamasında katkım olmadı, yapılanları katedilen yolu takip etmekten ve içimden alkışlamaktan başka. Işlerin bu hale gelmesinden sonsuz rahatsızlık ve hayalkırıklığı duydum. "Biryerlerde güzel şeyler oluyor" inancımın en öndeki örneklerinden biriydi AKK.
    Serdar Denktaş'a "keşke kalsaydın", "mücadele etseydin" deme hakkını kendimde göremiyorum. O elinden gelenin en iyisini fazlasıyla yaptı. Eline, yüreğine sağlık !

    YanıtlaSil
  3. "Hayat onlar için aşk ve şiir demekti. Aşk ve şiire ise ne zenginlikle ne de yönetme hırsı ile ulaşılabilirdi. Aşk ve şiir başka türlü bir varoluşun ödülleri ve gerçeği idiler. Bu gerçeği anlatma işi de onlara düşüyordu. Hiç kolay değildi bu elbet. Bu uğurda ne çok kayıplar verilmişti ama onlar da biliyordu ki bu uğurda kaybedildikleri düşünülenler gerçekte hep kazanmışlardı ve kazanıyorlardı. Şiir kendisini var edenleri hiç şiirsiz bırakmamıştı."
    Saliha Yazgaç
    http://akyakaninsesi.blogspot.com/2011/10/biraz-dus-biraz-gercek-yuru-kizim-kim.html

    Kelle hesabı seçim kazandırır belki ama şiir kaybolur.

    YanıtlaSil